Monthly Archive for Mart, 2007Page 2 of 2

Dinlenmek…

Bu aralar düşünüyorum ki insan hayatta en az iki kisi birden oluyor. Öğrenci iken çalışan biri olmak, çalışırken evli biri olmak, anneyken eş olmak gibi. Ben de farkettim ki 10 yıldır hiç tek bir kişi olamamışım. Üniversitedeyken dersten çıktığımda arkadaşlarım eve gidip anneleri ile çay içip akşamüzeri kanapede şekerleme yaparken, ben koştur koştur işe yetişmek zorunda kaliyordum. Ve kendim için seçtiğim bu tempo bu güne kadar eş olmak, kardeş olmak, evlat olmak gibi birsürü şeyle beslenince bu hafta içi herkese aynı düşümü anlatıp durdum. Kar yağıp okula gidemediğimiz o 2 gün gibi değil dedim. Hatta feda edip evde ve İstanbulda gezerek geçirdiğim yıllık izinlerimden 1 hafta bile değil. 2 ya da 3 ay istifa etsem herşeyden, bir sabah hiç uyanmasam akşama kadar.Ertesi sabah erkenden kalkıp boğaza fotoğraf çekmeye insem. Akşam üzerine doğru da bir kitap alıp küçük bir cafede eşimle buluşmayı beklesem. Bir sonraki gün birsürü kişiyi çaya çağırsam eve. Bir gün evde sabahtan akşama türk filmi izlesem, ve bir gün de Eminönü’nden incik boncuk toplasam sokak sokak. Sonra o içinde büyüdüğüm ama vakit ayıramadığım semt pazarları…Elim kolum patates ve çorap dolu gelsem eve.. Ve tüm bunları kurarken en son ne zaman tek kişi olduğum aklıma geldi. Ortaokulda iken, ders bitip eve geldiğimde camının önünde iki küçük koltuğu olan mutfağımızda annemle çay içerdik. Ve ben çok zaman kısır isterdim annemden. Çantamı yerleştirip ödevlerime bakıp TV’de Türk filmleri başladığı vakitlere denk bir öğleden sonrası uykusu çekerdim. Annem teyzem ile birlikte kısır hazırlayıp çayı demlediğinde beni uyandırırlardı.Hava kararıp da babaların eve gelme vaktindeki yemek telaşı sinyalleri gelene kadar da hiç unutamayacağım kadar huzur kokan sohbetler eşliğinde kısır yiyip çay içerdik. İşte bugün de böyle bir günün özlemi ile kısır yaptım. Tabi tek başıma yediğim için bu tadı alamadım malesef. Ama yine de o bazı yemeklerin damaklarımıza değdiği ilk andaki dejavu hissinin tarifi mümkün değildi.

Malzemeler;

2 su bardağı köftelik ince bulgur
1.5 litre kaynamış su
1 yemek kaşığı salça
1 çay bardağı zeytinyağ
Yarım limonun suyu
1 yemek kaşığı nar ekşisi
Pulbiber, tuz
Taze soğan
Maydonoz
Salatalık

Tarifi;

Bulgurları derince bir kabın üzerine oturttuğunuz tel süzgecin içine alın. Kaynayan suyu bulgurların üzerine dökün, süzülen suyu tekrar bulgurların üzerine dökün. Bu işlemi 3-4 kere tekrarladınktan sonra bulguru bir tencereye koyup kapağını kapatıp 20-25 dk.kabarmaya ve dinlenmeye bırakın.Bu arada taze soğan, salatalık ve maydonozu doğrayın. Kabaran bulgura zeytinyağı ve salçayı ekleyip rengini alana kadar iyice karıştırın. Limon suyu, nar ekşisi ve baharetları ekledikten sonra en son yeşillikleri ekleyip karıştırın ve ılıkken servis yapın. Ve o damağınızdaki ilk tadın size neler hatırlattığını bir düşünün…

Boşuna gelmişim!

Öğleden sonra sahilde yürüyüşe başlamıştım ki 8-10 yaşlarında bir çocuk benimle birlikte yanımda hızlı hızlı yürümeye başladı. omuzunda boyunun 3 katı uzunluğunda bir olta, bir elinde vücudunun bir tarafını yere çekecek kadar ağır bir takım çantası, diğer elinde de kocaman bir kova vardı. Dikkatlice bakmaya başladığımda da ağlamaya başladı! Ne oldu diye sorduğumda bana ‘’Boşuna gelmişim ya abla yaaaa!’’ dedi. Neden diye sorduğumda da bana ‘’Hiç balık yokmuş ya ablaaaa!’’ dediJ. İnsan bazen bir karikatür okurken, ya da komik komik cizgi filmler izlerken, aralarındaki bir karakteri çok yakınındaki birine benzetir ya.. Hani hepimizin hayatında bir Kalemiti Ceyn kurabiyesi, ya da Huysuz Sirin vardır ya, ben de bu ne yaptırsam sakinleştiremediğim karikatür kitabının ilk sayfasından fırlamış gibi görünen ve konuşan bu balık meraklısı kardeşimizi çok merak ettiğim eşimin çocukluğuna benzettim. Balık tutmak için verimli bir gün olup olmadığını anlayamayacak kadar küçük ama inatla ve sinirle bütün alet edavatını alıp balık bekleyen, tutamayınca da gururla yolda yürürken ancak onu fark eden birine alayabilecek kadar da güçlü gözükmeye çalışan.

Tabiî ki yürüyüşümün geri kalanını ara ara kendi kendime gülerken geçirdim. Ertesi gün de ofiste öğle yemeğinde yediğim ve tadı damağımda kalan Kağıtta Levrek’i denemek üzere Levrek aldım. Levreği fleto olarak kestirim.Önce iyice yıkayıp süzdürdüm. Bu arada 1 küçük soğanı 1 diş sarımdak ile zeytinyağında çevirip üzerine küp küp kesilmiş domates ve 1 çay bardağı su ekledim. 5-7 dakika kadar pişirdikten sonra .tuz ve karabiber ekleyip altını kapattım.Levrekleri pişirme kağıdından hazırladığım çanağa yerleştirip üzerini hazırladığım sosla kapladım. 170 derece ısıtılmış fırında 30 dakika pişirdim.

Ben balığı ızgara ve sade olarak ve nar gibi kızarmış severim. Annemin yaptığı fırında balıkları da sırf içinde soğan limon domates var diye yemezdim. Ama ofiste bu Levreği yedikte sonra Levreğin bu şekilde çok yakıştığını fark ettim. İlk defa pişirdiğim için bundan sonrasında neler yapabilirim diye düşündüm. Sosuna dilimlenmiş biber ya da balığa yakışacak başka baharatlar da eklenebilir.

Hastalık Çorbası

Herkes bayramlarda ‘’Eski bayramlar kalmadı’’ der ya, durup düşündüğümde herkesin eski bayramları değil, bayram günleri yaşadıkları çocukluk günlerini özlediğini fark ettim. Yoksa şu an camdan bakarken kapının önüne gelen seyyar salıncakçı, şortumuzu giyip de dışarı fırlayıp binemedikçe bizi ne kadar mutlu edebilir ki. Değişen dünya, kaybedilen değerler, yozlaşan kültürler bizi uykusuz bıraktıkça mutsuz hale geldik. O annelerimizin pisliği ve zorluğu sebebi ile kızdığı soba, akşam olduğu zaman bizi aynı odada tutan şeymiş meğer. Bu yüzden akşamları yorgun argın eve gittiğimizde bilgisayarlara, TV’ye ya da kitaplara dalan bizler, sohbet etmenin, birlikte sofra hazırlamanın, ya da birlikte bir şeyler yemenin keyfini çıkaramadığımız için gündüzleri karşımıza çıkan ayrıntılar da bize flu gözükmeye başladı. Akşamüzeri sokaktan gelen ‘’simiiiyyyttt’’ sesi eskisi gibi baharın gelmeye başladığını fark ettirmiyor bana. Bu sene kış olmadığı için mi bozacı geçmedi acaba diye düşünürken, bir anda kaç yıldır sokakten geçen bozacıdan boza almadığımı, daha da kötüsü kaç yıldır bozacı sesi duymadığımı düşündüm. İşte o an bozacı geçse ve boza alsam beni ne kadar mutlu edebilir diye düşündüm.

Eski zamanlara dönmek, eskisi kadar sıcak olmak için hep annemin yemeklerini pişirmek geliyor içimden. Ben küçükken ne zaman hasta olsam annem bana yayla çorbası yapardı. Grip olduğumda da, midemi üşüttüğümde de, düşüp kolumu kırdığımda da nasıl beni iyileştirdiğini bir türlü anlayamadığım b çorbaya ben ‘’hastalık çorbası’’ adını koymuştum. Su bile içemeyecek kadar hasta olduğumda dahi içebildiğim hastalık çorbası hala garip bir şekilde beni iyileştiriyor iyileştirmesine de artık hastalık tedavi etmekten çok, bizim evde artık alıştığım aroması ile beni taaa eskilere götürmek amacı ile kullanılıyor. Hasta olup okula gitmediğim ve hep Şirinler izlediğim o çocukluk zamanlarında yanıbaşımdaki sehpada duran hastalık çorbasının kokusu ie daldığım uykumu ‘’simiiiyyytt’’ sesi böler, ama ben hiç kızmazdım. Bu aralar akşamüstü uykusu uyumak ve simiyytt sesi ile uyanmak istiyorum. Ama diyorum ya beni eskisi kadar mutlu edebilir mi işte onu bilmiyorum.

Malzemeler;

1 kahve fincanı arpa şehriye
1 litre + 2 su bardağı su
2 su bardağı yoğurt
1 yumurta
1 çorba kaşığı un
1 çorba kaşığı kuru nane
1 tablet et su
1 çorba kaşığı sıvıyağ
Tuz

Hazırlanması.

Tencereye 1 litre kaynamış suyu, arpa şehriyeleri ve sıvıyağ koyup altını yakın. Diğer bir kapta yoğurt, 2 su bardağı su, yumurta, nane ve unu çırpma teli ile iyice çırpın. 10-15 dakika sonra yani şehriyeler yumuşadıktan sonra yoğurtlu karışımı yavaş yavaş ve karıştırarak tencereye ekleyin. İçine etsu tabletini ve tuzunu atarak 5-10 dakika kaynatıp altını kapatın.Servis ederken üzerine pulbiber serpebilirsiniz.

(Eskiden annelerimiz tasarruflu olmak adına bu çorbayı yaparken arpa şehriye yerine akşamdan kalmış pirinç pilavını kullanırlardı. Hele bir de dolapta 2-3 gün beklemiş yoğurt ile yapılırsa tadı tam çocukluğumuzun hastalık çorbası oluyorJ)

Joey’nin Madeleines’leri

Geçtiğimiz aralık ayında kuzenim ile Paris’de yaptığımız 24 saatlik gezinti sırasında ikimizin de ilgi alanına göre birbirinden farklı anıları oldu. Kuzenim Paris’in sanatsal tün yönleri ile büyük bir hayranlık ile ilgilenirken ben tabiî ki Creme Brule’yi nerde yiyebiliriz, su pastanedekiler nedir acaba, Paris’e gelmişim kahvaltımı croissant ile yaparım şeklinde gezinip duruyordum. Opera binasından Louvre Müzesi’ne kadar yürüyerek gitmeyi planlamıştık ve ben de bu arada yoldan bir croissant almak için etrafıma bakınmaya başladım. Bir tarafında atışırmalık pastane ürüneri, diğer tarafında tereyağı süt gibi taze ürünler satan, ortasında da oturup kahve içebileceğiniz minik masalarının bulunduğu bir pastaneye girdik. İngilizce olarak istediğim croissantların Fransızca telaffuzları sinirli bir şekilde bana söylenirken (bütün garsonlar böyle) birden kuzenimin çok önemli bir şey keşfetmiş de Eureka! Diye bağırıyormuş gibi sesiyle ona döndüm. Bana ‘’Kuzen bunlardan da alalım nolurr Joey (Friends) sürekli bunlardan yiyordu!. Kuzenimin daha önce yemediği, fakat Joey sürekli yediği için adını görür görmez yemek istediği Madeleines’lerden aldık ve tabiî ki bayıla bayıla yedik. Paris’den Almanya’ya döndüğümüzde bir süpermarkette kutuda satılan Madeleines’lerden görünce alıp kuzenime sürpriz yapmıştım. Ve kuzenime Madeleines yapmayı öğreneceğime, o Türkiye’ye geldiğinde de yapacağıma söz vermiştim.İşte malzemelerini alıp haftalardır yapmaya bir türlü fırsat bulamadığım Madeleines’lerden bugun yapabildim. Yerken Paris’de geçirdiğimiz eğlenceli anları bir daha yaşadım.Bence benim yaptıklarım, Paris’d yediklerimiz kadar güzel oldu ama sanırım bunun da kararını ileride yapacağım Madeleines’lerden yiyecek olan kuzenim verecek.

Tarifi Food Network’den aldım. Türkçeye çevirirken yanlış yapmaktan çok korktuğum için yapım aşamasında sürekli tedirgin oldum. Benim12 adet Madeleines içeren tek bir kalıbım olduğu için tarifi tam 2 ye bölerek yaptım, bu halde bile hamurun tümünü 4 kerede pişirebildim. Ama esas kıvam ve lezzet 4. pişirmede tam oturdu.

Malzemeler amerikan ölçülerine göre verilmiş. Mutfağında bu ölçü kapları bulunanlar olabilir diye ben bunları türk ölçülerine çevirmeden yazıyorum. Fakat malzemesi olmayanlar için de açıklamayı ekliyorum.

1 cup: 250 ml’lik su bardağı = Yaklaşık 1+1/4 su bardağına karşılık geliyor.
1 tsp: 5 ml’lik kaşık = Yaklaşık 1 tatlı kaşığına karşılık geliyor.

Malzemeler;

1 cup un
1 tsp kabartma tozu
½ tsp tuz
2 tsp limon kabuğu rendesi
½ cup eritilmiş tereyağ
1 tsp limon suyu
1 cup şeker
3 adet yumurta

Fırını 160 dereceye ayarlayın.

Derin bir kaba unu eleyin. İçine kabartma tozu, tuz ve limon kabuğu rendesini ekleyerek iyice karıştrın. Küçük bir kapta yumurtaları cırpın.Başka bir kapta da tereyağ ile şekeri beyaz olana kadar mikser ile çırpın. Limon suyunu ekleyip çırpmaya devam edin. En son çırpılmış yumurtaları ekleyip karışım iyice harmanlanana kadar karıştırın. Bu karışıma ilk başta yaptığınız un karışımını yavaş yavaş ekleyerek bir kek hamuru elde edin. Karışım kek karışımından biraz daha koyu oluyor, bu yüzden kalıba dikkatlice dökmek gerekiyor. Kalıbı mutfak fırçası yardımı ile yağlayın. Her bir çukurun ¾ ünü doldurun. Isıtılmış fırında tam 20 dakika pişirin Fırından çıkan madeleines leri 5 dakika oda sıcaklığında beklettikten sonra kalıptan çıkarın.