Arşiv: Şubat 2008

Cemre Düştü


Sadece kuruyemişçilerde satılan lacivert-gri ambalajlda Algida yapımı KOKO pastaları bilir misiniz? Eşim gibi ‘’hayır’’ cevabını veren herkesi meraksız ilan ediyorum hararetle. Bir çocuk nasıl olur da gördüğü değişik bir aburcubur pakedini almaz yemez diye soylenerek gece gece tutuyorum eşimin elini ve doğru açık bir kuruyemişçi bulmak üzere karanlık sokakların yolunu tutuyorum.Tam önünden geçtiğimiz ilk kuruyemişçinin camının hemen önündeki sepette beni beklerken buluyorum KOKO ları. Ben mi tuhafım acaba diye düşünüyorum adam aldıklarımızı hesaplarken. Raflarda adı sanı garip herşeyin tadını biliyorum çünkü; leblebi helvası, dut pekmezi, sucuklu lokum, susamlı fıstık, mabel ciklet, üzüm pestili…

‘Cemre Düştü’ öyküsünün devamı »»»

Kar Yağyoooo:)))


Bazen arka arkaya birsürü yazı yazıyıyorum, fakat o yazıları yayınlayacak tarifleri hazırlamaya vaktim olmuyor, bazense tariflerim oluyor ama elime kalem alasım gelmiyor. Bu aralar da tam böyle elime kalem alasımın olmadığı günlerdeyim. Oysa pisirdiğim ve resmini çektiğim o kadar güzel tariflerim var ki… Şu da olsun bunu yazayım bu da olsun oyle yazayım derken 10 gün geçmiş, ama netleşip de üzerinde yazmak istediğim şeyler hala netleşememiş…

‘Kar Yağyoooo:)))’ öyküsünün devamı »»»

Kısaca ”Bugün”


Daha yaşım gelmemişti ve ehliyetimi almamıştım ki, o; kapımın önünde birlikte geçireceğimiz uzun zamanlar için beni bekliyordu. Çünkü annem her zaman ‘’araba kızların evi gibidir, kapısını kilitlersin, kendini evde gibi güvende hissedersin’’ derdi. Bu sebeple de 11 yıl önce tam 900 TL vererek almıştı o küçük yeşil Uno’yu bana. Uno dediğime bakmayın, İtalyan yapımı 1200 CC, tabir-i caizse ‘’kız gibi ‘’arabaydı, tertemiz… VRR plakalı Uno’m beni hergün 33 km uzaklıktaki okuluma, oradan işyerime ardından gece yarısı evime götürüyor, bana arkadaş oluyordu. Küçük bir teybim, kutularının içine torpidoya özenle dizdiğim kasetlerim, ve aynama taktığım kokulu ayıcıklarım ile tam bir evdi benim için bu araba.

‘Kısaca ”Bugün”’ öyküsünün devamı »»»

Anlatamadığım elmalı ayva tatlısı


Zamanın ne kadar çabuk geçtiğini etrafımızda değişen şeylerden nasıl da farkediyoruz değil mi? Aynadaki yüzümüzden, ya da fotoğraf karesinden çıkan insanlardan, o kareye giren yeni insanlardan… Dün hayatımızı karartacak derecede mühim bir gelişmenin bugünkü şartlarımız içerisinde bir anlam ifade etmeyişinden, ya da yıllardır bizi takip eden bir türlü sıyırıp atamadığımız o çok korktuğumuz ‘’korkumuzdan’’, ya da sevdiğimiz birinin yüzündeki derin çizgilerden… Oysa benim zamanı algılayışımda kendim de çözemediğim bir boyutsuzluk var sanki. Başrolü pek tabiki bana ait olan şu hayatımda yerleri değişen, ya da oyundan çıkan-giren o kadar çok figüran var ki, banzen bu değişim karşısında kendimi 60 yaşında gibi hissedebiliyorum. Bazense durup durup aynı noktada, insanda takılıp kalışımdan sanki çok az zaman geçmiş gibi hissedebiliyorum. Ama sanki bu yakınlarda hissettiklerimi anlatışımdaki kelimelerim değişti, yerlerini başkaları aldı ya da benim kalemimi bir başkası kullanıyor gibi hissediyorum.

‘Anlatamadığım elmalı ayva tatlısı’ öyküsünün devamı »»»