Arşiv: 'Çorba Öyküleri' Kategorisi

Hava Aydınlık Kalsın!


Günler uzasa, 24 saat değil 29 saat olsa, o 5 saat de benim olsa, ama hava da aydıınlık olsa..

Kendimi Beyoğluna atardım ilk gün.İlk önce evden çıkmadan cep telefonunu kapatır sonra doğruca Metropol pasajının en dibindeki dükkana Özel Bal şiirleri okumaya giderdim. Uzun uzun şiirleri okur, her baktığım taraftan başka bir kelimesini keşfeder, sonra üzerimdeki kıyafete tarza falan da aldırmadan cap canlı harflerle Carpe Diem yazan bir yaka iğnesi satın alır, çantama iliştirir doğruca Galatasaraya doğru yürümeye başlardım O eskiden postane olan mermerlerini çok sevdiğim kocaman binanın bir kareye sığacak siyah beyaz fotoğraflarını çekmek için kendime son model bir objektif satın alırdım. Gerçekten ve gerçekten beşyüz tane resim çekmek isterim orada. Çektiğim fotoğrafları aktarmak için küçük şirin sevimli bir cafede sıcacık bir portakal çayı içer, tek başıma olmanın huzurunu gözlerimi kapatıp bir kez daha içime çekerdim. Hayatımda aynı renk göremediğim bütün insanları tek tek düşünür, eski renkleri ile görmeye çalışır, sonra vazgeçer tekrar bakardım çektiğim resimlere. Bu sırada hava hala aydınlık olurdu……….

Bugünlerde akşam 20:00 de evde olsam erken geldim falan diye sevnip ne yapacağımı şaşırıp bir oradan bir oraya koşturuyorum evde. O yüzden bugünü kendime ayırdım hava aydınlıkken kendi kendime ‘’birşeyler’’ yapmak istedim. Sabah erkenden kalkıp kahve termosuma çay demledim. Şehir çok uzak olduğu için vazgeçip sahile indim.Yürüdüm, sonra koştum, sonra yine yürüdüm. İçimde, ruhumda biriken bütün enerjini denize bıraktım geldim. Çok uzun zamandır vakitsizlikten bekar evine dönen mutfağımda eşimle ‘’bir yemek olsa, salçalı suyu olsa, suyuna da ekmek bansak’’ diye konuştuğumuzun üzerinden 2 gün geçmişti. Bu yüzden kendimi mutfağa atıp basitçe çiftlik köftesi yaptım. Mis gibi, acı acı, sulu sulu. Ardından eşimin en sevdiği yiyecek olan patatesi kızartıp, üzerine domatesli sos yaptım görünce sevinçten çıldırsın diye. Baktım dolabımda ayıklanmış yıkanmış ıspanak pakedi de var bu kapalı kırmızı sonbahara çok yakışır diye çok zamandır denemeyi istediğim ıspanak çorbasını da yapıverdim yanına yeni tatlara kapalı eşimin içmeyeceğinden emin bir tencere çrbanın bana kalacağını bile bile.

Şimdi o cumadan ödevlerin bittiği ama ertesi güün de tatil olduğu için en çok sevilen Cumartesi gecesinin başındayım. Telefonum kapalı, ev telefonumun fişi çekik. Film kanallarında dolaşırken Prison Break’in yeni bölümlerini mi seyretsem diye düşünüyor, yok yok ben kalkıp bir çikolatalı tart yapayım diye aklımı çekerken de hepsini boşversem, kocam gelse de sinemaya gidip patlamış mısır yesek diye hain planlar yapıorum. Ama bu gece TV açık, ama yanında laptoptan da Sezen Aksu Çalarken Scrabble oynayıp boş boş güleceğimizi de o kadar iyi biliyorum ki. Huzurlu muyum neyim?.

Beyoğluna gidemedim, bir dahakine gideceğim söz!

Not: Aşağıdaki ölçüler denemek için yaptığım için az, 3 kişilik çorba anca çıkar. Siz kişi sayısına göre arttırabilirsiniz. Ben çok ama çok beğendim.

Malzemeler

250 gr ıspanak
1 kucuk soğan
1 yemek kaşığı zeytinyağı
1 yemek kaşığı un
1 su bardağı süt
1 su bardağı su
Tuz
Karabiber

Hazırlanışı

Zeytinyağında soğanı ve unu kavurun. Doğranmış ıspanağı da ekleyip kavurmaya devam edin. Su ve sütü ekleyin. Bir taşım kaynadıktan sonra tuz ve biber ekleyin. Pürüzsüz olana kadar blanderden geçirin.

Kış Geldi!

Yaz bitip okula başladığım zamanlarda güzel giden havalar çok canımı sıkardı. Tamam hava soğukken, yağışlıyken okula gitmeye bir itirazım yoktu ama yakın zamanda oyun oynadığım sıcacık ve günbeşli havalarda şimdi okula gidiyor olmak bana sıkıntı verirdi. Ama 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı olunca hava birden kapar, delicesine yağmur yağar ve bir daha yaz asla gelmezdi. Neden bilinmez ama kış 29 Ekimde gelirdi İstanbula. Bundan önce yağan yağmurlar yağmur sayılmaz, 29 Ekimdeki ‘’kış’’ gibi yağardı.

O gün resmi tatil olduğundan babalar evde olduğu için mi, yoksa kış ilk kez o gün yüzünü gösterdiği için mi bilinmez sobalar 29 Ekimde kurulurdu. Paltolar yüklüklerden aşağı iner, çizmelerin burnu boyanır, yorganlar kılıflarına geçer buz gibi yataklara serlirdi.İlk kez 30 Ekim günü okula giderken içimize süveter giydirir, eve gelince de sırtımızdaki teri alsın diye tülbent koyardı annem.

Ben tüm bunları ardarda yaşadığım için bu sabah uyandığımda İstanbul’daki güneşe aldanmadım hiç. İlk kez bugün kaloriferleri yakacağımı bilerek kombimin bakımını hafta sonu yaptırmıştım zaten. Dolabımın 4-5 aydır arka raflarında duran anneannemin yaptığı tarhana kavanozunu çıkadım ve sıcacık tarhana yapıp aynı anneannem gibi süt ekleyerek içtim. Sonunda kış geldi! Beni uzun zamandır terk eden gri bulutları hergün gorebileceğim için çok sevinçliyim. Ve içimde güzel bir huzur, garip de bir enerji var. Şimdi battaniyenin altında kedi gibi haber dinleyen eşimin yanına gidip bir battaniye de üzerime alıp sabaha kadar scrabble oynayasım var. Yarın işe de gitmek istiyorum. Hatta bu hafta hiç bitmesin istiyorum.

Siz sobalarınızı kurdunuz mu?

Malzemeler;

5 su bardağı soğuk su
2 yemek kaşığı tarhana
1 tatlı kaşığı salça
1 küçük soğan
1 tatlı kaşığı tereyağ
1 tatlı kaşığı pulbiber
Tuz
İçerken eklemek için arzu ettiğiniz kadar süt

Hazırlanışı;

1-5 su bardağı suya 2 yemek kaşığı tarhanayı ekleyip karıştırarak ezin.
2-Soğanları rendeleyip tereyağında kavurun.
3-Salçayı da ekleyip çevirin.
4-Tarhanayı karıştırarak ekleyin.
5-Pulbiber ve tuzu da katarak 5 dakika karıştırarak kaynatın.
6-1 tabak tarhana çorbasına 1 çay bardağı kadar ılık süt ekleyin.

Kocaman, meyve dolu, yüksek ağaçlar…

Hafta sonu Karadeniz’in bizim eve yaklaşık 1 saat uzaklıktaki bir sahiline gittik. Canımız bolca resim çekmek, bir de tabi denizin o muhteşem sesi ile ruhumuzu dinlendirmek istiyordu. Deniz kenarına gidilen birbirinden farklı her yolculukta en heyecanlandığım yer sabırla çıkılan tepeleri inmeye başladığım an görünen maviliktir. Her adımda daha çok genzime dolan poyraz kokusu, işte kıyısına vardığım an deniz tuzu kokusu ile birleşir. Yine böyle bir yolculuğun en sonuna vardığımızda arabayı toprak yolda durdurup etrafın birkaç fotoğrafını çekerken birden ‘’Abiii siz napıyorsunuz’’ diye bir ses duyduk. Etrafta çoluk çocuk göremediğimizden ilk başta biraz şaşırdık ama sonra fark ettik ki ses ağaçtan geliyordu. 3 tane küçük çocuk ağacın ayrı ayrı dallarına tırmanmışlar, ellerinde bir şeyler yiyip gülüşüyorlar. Biz onlara fotoğraf çektiğimizi söylediğimizde de ‘’Ablaa bizi de çeksene’’ dediler ve resimleri çekerken de gördüğünüz üzere üçü de ayrı ayrı poz verdiler.

Kocaman ağacın dallarında elma gibi duran bu çocukların fotoğraflarını çekerken çıkardıkları kıkırdamaları hala kulaklarımdan gitmedi. Genişçe bir caddenin üzerinde çok daireli kalabalık bir apartmanda doğa ile tanıştığım ender anlar havanın güzel olduğu ilkbahar günlerinde arka balkona kadar uzanan ayva ağacının beyaz açan bahar çiçekleriydi. Annemin beni gezdirdiği ya da yaz tatillerindeki toprak çimen kaynaşmasının ardında kalan doğan alanım işte bu balkondu. Süt dişlerim döküldüğünde diş perisinin bana yeni diş getirmesi için dişimi annemle birlikte attığımız küçük evin çatısı, baloncuğum bittiğinde bulamadığımız için annemim pril dolu bir kâseye batırıp üfleyerek balon çıkardığı tahta çamaşır mandalının kocaman balonları, bayatlayan ama tüketilemeyen ekmek kırıntılarını ıslatıp kuşlara serpiştirdiğim demir mazgallar, hepsi bu ayva ağacının çevresinde gelişti. Oysa ben bu ayva ağacını seyretmekten çok, ona tırmanıp meyvesini yemek istemiştim.

Her ne kadar bu ayva ağacına tırmanamam da ilerleyen yıllarda daha çok ağaç ile tanıştım. En fazla 5-6 yaşında iken yazları Karamürsel’de bir sahilde yaşayan babaannemin beni götürdüğü köyde kiraz toplama zamanı kiraz ağaçlarına tırmanmıştım. O zamanlar köydeki kızların sırtlarında kocaman sepetleri ve başlarında rengârenk yazmalı örtüleri ile kiraz ağaçlarına çıkar ve meyveleri toplayıp sepetlerine koyarlardı. Ben onlara çok özenmiş olacağım ki babaannem de bana küçük bir sepet almış kızlarla birlikte kiraz toplamak için ağaca çıkmama izin vermişti. Topladığım kirazların bir sürüsünü küpe diye kulağıma asar, birçoğunu daha ağaçta iken yer, geri kalanını da sepetime doldururdum. Kocaman kıpkırmızı kirazların taştığı sepetlerin görüntüsü ile o köyün kiraz kokusu hala aklımdan çıkmamıştır.

Kiraz ağacı maceramı biraz büyüdükten sonra yazlık evimizin önündeki armut ve erik ağaçları besledi. Temmuz sonunda yumuşamaya başlamadan önce karnım ağırana kadar yediğim yeşil armutlardan çok, haziran ortasında hepsi henüz dalında iken olmasını sabırsızlıkla beklediğim yeşil ve sulu erikleri aynı çocukluğumdaki gibi sırtımda sepet ile tırmanıp toplayıp yemeyi alışkanlık haline getirdim.

Tam da mayıs aynın başında yeşil eriklerim için gün saymaya başladığım şu günlerde bu neşeli çocuklar ile karşılaşmak beni çocukluk ağaçlarıma götürdü. Arkadaşlarımla, ya da tek başıma tırmanıp dakikalarca boş boş güldüğümüz ya da yemişleri kemirdiğimiz günler aklıma geldi. Dönüş yolu boyunca, son günlerde 2 saat sonra ne olacağını kestiremeyeceğim kadar sürprizlerde dolu olan şu hayatımda, bu sene eriklerimi aynı huzurla toplayıp toplayamayacağımın muhasebesini yaptım. Annem eriklerin minik minik olduğunu ve büyümeye başladığını söyledi. Ben erikler olana kadar kendimi toplayabilir miyim acaba? Eve vardığımda beni kendime getirecek tek şey eski ve sevdiğim bir tat olacaktı. Ben çocukken en çok sevdiğim süzme mercimek çorbasını, korkularımı örtsün ve hayatla aramdaki şu flu perdeyi kaldırsın diye çabucak yapıverdim. Sizinde korkularınızı örten tatlar var mı?

Malzemeler;

1 litre su
1 bardak kırmızı mercimek
1 yemek kaşığı zeytinyağı
2 bardak sıcak su
1 tablet etsu
Deniz tuzu
Pul biber

Hazırlanışı;

1- 1 litre su ile mercimeği düdüklü tencerede 10–15 dakika kaynattım.
2- Tenceredeki çorbayı blender den geçirdim
3-Çorbaya zeytnyağ, 2 bardak sıcak su , etsu tableti, deniz tuzu ve pul biber ekleyip 5-10 dakika kaynattım.

(Not: Eskiden bu çorbayı mercimekleri tel süzgeçten süzüp, yağ ile un ve salça kavurup içine ekleyerek yapardım, ama bu sefer pratik olması açısından böyle yaptım, gayet de güzel oldu ben de böylece küçükken annemden süzme mercimek çorbası istediğimde neden üşendiğini daha iyi anlamış oldum!)

Yalnızlık…

Yalnızız. Ne çok eskilerden duyduğumuz bir şarkı koruyabiliyor bizi bu acımasız yalnızlıktan, ne de elimizin altındaki onca kitle iletişim araçları… Birbirimizden korkuyoruz. Eskiden yolda insanlar birbirlerine ne kadar rahat saati sorabilirlerdi oysa. Şimdi ise otobüs durağının yerini sormak için yanımıza yaklaşan birinin attığı her adımda zamanla yarışıp 3 ayrı gard belirliyoruz söze başlarken. Limon istemek için kapımızı çalan komşumuza kapıyı açmak için önce 3 kere gözden bakıp 5 kere ‘’Kim o?’’ diyoruz. Çünkü günümüzün ¾ ünü evimiz dışında çalışarak ve trafikte geçirdiğimiz için evde olan çok kısıtlı zamanımızı bölen her kapı ya da telefon sesi paylaşılacak anlardan çok, radyoda saatlerdir beklediğimiz şarkıyı bölen telefon sesi gibi canımızı sıkabiliyor. Oysa hepimiz Cuma akşamları ‘’Bir Başka Gece’’’yi izlemek için çoluk çocuk komşuda toplandığımız bir zaman diliminden gelmiyor muyuz? Hepimizi anneleri yan komşuya kahve istemek için göndermedi mi? Peki ne ara yabancılaştık birbirimize? Ne ara korktuk komşumuzun gölgesinden?

Samimiyete olan ihtiyacımızı eşleştirmek için yıllarca mahalle dizilerini pür dikkat izleyip durduk. Özümüzden gelen ama yaşatamadığımız bu kültüre olan özlemimizi diziler ile gidermeye çalıştık Perihan Abla’dan başlayıp Süper Baba’ya İkinci Bahar’a kadar tüm dizilerdeki çocukların, mahalle eczanesinin, manavının yerine koyduk kendimizi. Eve dönerken tüm esnafa selam verip, bir iki tanesi ile de ayaküstü laflayıp en son da kavrulmuş leblebimizi alıp evimize döndük dizi icabı. Ama biz büyüdükçe, biz hayattaki yerimizi rolümüzü icra ettikçe onlardan biri olamadık. Kimimiz o sıcaklığı yaşamak için Çengelköy’e taşındı, kimimiz esnaf oldu, ama bir yanımız hep eksik kaldı. Hep evimizin balkonunda bir yaz akşamı gramofonda Müzeyyen Senar eşliğinde soğuk bir yudum bir şeyler içerken bahçedeki söğüt ağacının yere değen dallarına yan bahçedeki kalabalığın sesi eşlik etsin istedik. Ya eşlik edecek sesler bulamadık, ya da o sesler çokça uzakta kaldı algılarımıza.

Ya da biz çat çat çekirdek yemek istedik saatlerce. Üzerine bazı yerleri ekmek bıçağı ile yanlışlıkla kesildiği için belli belirsiz yırtıklar bulunan muşambadan bir örtü serilmiş masada sıcak çay eşliğinde çekirdek yiyip uzun sohbetler etmek. Ertesi gün kaygısı, hayat sıkıntısı, para derdi bölmesin istedik bu sohbetleri.

Hiçbirimiz akşam yemeğinden sonra ayağımızda terliklerimizle çat kapı yan komşuya çay içmeye gidemiyoruz artık. Ya yetiştirmemiz gereken bir iş, yapmamız gereken görevlerimiz var, ya da ağırlamamız gereken misafirlerimiz, bulunmamız gereken yerler. Oysa ben bir Pazar öğleden sonrası ‘’samimi’’ bir sohbete koyu bir kahvenin eşlik ettiği anlar olsun istiyorum hayatımda. Kendi dertlerimi unutabilmek için başkasının derdini dinlemek, karşımdakine derdini unutturabilmek için kendi derdimi anlatmak istiyorum.

Aslında ben büyüleyici kokusu etrafa dalga dalga yayılan sıcacık çorbamı çat kapı dostum ile paylaşmak istiyorum. Ama yalnızım.

İyi günler Papatya Dünya misafirleri, az önce bu mis kokulu annemin meyaneli mercimek çorbasını pişirmiştim, sizlerle de paylaşmak istedim, almaz mısınız?

(Not: Tarifteki tablet et su kullanmak istemiyorsanız 5 bardak suyun 2 ya da 3 bardağını et suyu ya da tavuk suyu olarak kullanabilirsiniz)

Malzemeler,

1 adet küçük kuru soğan
2 diş sarımsak
2 yemek kaşığı zeytinyağı (tereyağı da çok yakışıyor)
1 tatlı kaşığı kuru nane
1 tatlı kaşığı biber salçası (yoksa domates salçası da iyi bir alternatif)
1 su bardağı kırmızı mercimek
5 su bardağı sıcak su
1 tablet et su
Tuz

Hazırlanışı;

1-Kuru soğanı ve sarımsağı yemeklik doğrayıp pembeleşene kadar zeytinyağı ile kavurun.
2-1 tatlı kaşığı kuru naneyi ekleyip kavurmaya devam edin.
3-Biber salçasını da ekleyip kokusu çıkana kadar kavurun.
4-1 su bardağı kırmızı mercimeği ve 5 bardak sıcak su ile etsu tabletini ekleyip tencerenin kapağını kapatıp orta ateşte pişirin.
5-Tuzunu da ekleyip bir iki kere kaynattıktan sonra altını kapatıp dinlendirin.

(Not: Ben Sesame’da 15 dakika pişirdim, annem normal düdüklüde 10 dakika pişirdiğini, düdüklüsü olmayanların da 25-30 dakika kadar pişirmesi gerektiğini söyledi. Aslında pişti diyebilmek için anlayacağınız kıvam süzme mercimek çorbasını süzmeden az evvelki kıvamla aynı, yani biraz ezogelin çorbası gibi.)

Hastalık Çorbası

Herkes bayramlarda ‘’Eski bayramlar kalmadı’’ der ya, durup düşündüğümde herkesin eski bayramları değil, bayram günleri yaşadıkları çocukluk günlerini özlediğini fark ettim. Yoksa şu an camdan bakarken kapının önüne gelen seyyar salıncakçı, şortumuzu giyip de dışarı fırlayıp binemedikçe bizi ne kadar mutlu edebilir ki. Değişen dünya, kaybedilen değerler, yozlaşan kültürler bizi uykusuz bıraktıkça mutsuz hale geldik. O annelerimizin pisliği ve zorluğu sebebi ile kızdığı soba, akşam olduğu zaman bizi aynı odada tutan şeymiş meğer. Bu yüzden akşamları yorgun argın eve gittiğimizde bilgisayarlara, TV’ye ya da kitaplara dalan bizler, sohbet etmenin, birlikte sofra hazırlamanın, ya da birlikte bir şeyler yemenin keyfini çıkaramadığımız için gündüzleri karşımıza çıkan ayrıntılar da bize flu gözükmeye başladı. Akşamüzeri sokaktan gelen ‘’simiiiyyyttt’’ sesi eskisi gibi baharın gelmeye başladığını fark ettirmiyor bana. Bu sene kış olmadığı için mi bozacı geçmedi acaba diye düşünürken, bir anda kaç yıldır sokakten geçen bozacıdan boza almadığımı, daha da kötüsü kaç yıldır bozacı sesi duymadığımı düşündüm. İşte o an bozacı geçse ve boza alsam beni ne kadar mutlu edebilir diye düşündüm.

Eski zamanlara dönmek, eskisi kadar sıcak olmak için hep annemin yemeklerini pişirmek geliyor içimden. Ben küçükken ne zaman hasta olsam annem bana yayla çorbası yapardı. Grip olduğumda da, midemi üşüttüğümde de, düşüp kolumu kırdığımda da nasıl beni iyileştirdiğini bir türlü anlayamadığım b çorbaya ben ‘’hastalık çorbası’’ adını koymuştum. Su bile içemeyecek kadar hasta olduğumda dahi içebildiğim hastalık çorbası hala garip bir şekilde beni iyileştiriyor iyileştirmesine de artık hastalık tedavi etmekten çok, bizim evde artık alıştığım aroması ile beni taaa eskilere götürmek amacı ile kullanılıyor. Hasta olup okula gitmediğim ve hep Şirinler izlediğim o çocukluk zamanlarında yanıbaşımdaki sehpada duran hastalık çorbasının kokusu ie daldığım uykumu ‘’simiiiyyytt’’ sesi böler, ama ben hiç kızmazdım. Bu aralar akşamüstü uykusu uyumak ve simiyytt sesi ile uyanmak istiyorum. Ama diyorum ya beni eskisi kadar mutlu edebilir mi işte onu bilmiyorum.

Malzemeler;

1 kahve fincanı arpa şehriye
1 litre + 2 su bardağı su
2 su bardağı yoğurt
1 yumurta
1 çorba kaşığı un
1 çorba kaşığı kuru nane
1 tablet et su
1 çorba kaşığı sıvıyağ
Tuz

Hazırlanması.

Tencereye 1 litre kaynamış suyu, arpa şehriyeleri ve sıvıyağ koyup altını yakın. Diğer bir kapta yoğurt, 2 su bardağı su, yumurta, nane ve unu çırpma teli ile iyice çırpın. 10-15 dakika sonra yani şehriyeler yumuşadıktan sonra yoğurtlu karışımı yavaş yavaş ve karıştırarak tencereye ekleyin. İçine etsu tabletini ve tuzunu atarak 5-10 dakika kaynatıp altını kapatın.Servis ederken üzerine pulbiber serpebilirsiniz.

(Eskiden annelerimiz tasarruflu olmak adına bu çorbayı yaparken arpa şehriye yerine akşamdan kalmış pirinç pilavını kullanırlardı. Hele bir de dolapta 2-3 gün beklemiş yoğurt ile yapılırsa tadı tam çocukluğumuzun hastalık çorbası oluyorJ)

Hastayım yaşıyorum…



Hayat bu aralar yoğunluktan dolayı dinlenmek için hiç mi hiç fırsat vermiyor. Hayatın durulduğu zamanlarda da kişisel görevler bitmek bilmiyor. Mesela çok yorucu geçen bir haftanın sonunda cuma akşamı ve hafta sonu için binbir türlü planlar yapmışken, bitmek için domatesin çürümesini bekleyen peynir misali bir anda bomboş olan mutfak için alışverişe gidip ve kendimi kaybedip pazar aksami kendimi hala mutfakta onu bunu pişirmeye çalışırken bulabiliyorum. Zaten mutfağın dolu ve zahmetsiz olduğu haftasonları da ya ütü birikmiş oluyor, ya da şu çekmecede ne varmış diye kendi kendime iş çıkarıyorum. Bunlara da gerek yoksa eğer zaten eve misafir çağırmışızdır aman o da olsuın bud a olsun şeklinde süregidem hafta sonu bana sataşır ben onu itelerim şeklinde devam eden bir karmaşaya dönüşüyor bazen hayatım. Bu şekilde kendi kendime verdiğim rahatsızlıktan ötürü çok zamandır elime kitabımı alayım, NipTuck yeni bölümlerini izleyeyim ya da kanallarda dolaşayım şeklinde bir gevşemeyi yaşayamaz oldum. Ta ki grip olana kadar… Sevinmeli mi üzülmeli mi bilinmez, ateşimin en yüksek olduğu 2 gün işe gelmek zorunda kalsam da, bitmek bilmeyen burun akıntım, antibiyotiğin kuruttuğu gergin cildim ve halsizliğimi saymazsam eğer, çorbamı için uzandığım ve onun bunu dağınıklığını ya da açlığını takmadığım bir 2 gün geçirdim. Öğrendim ki 2 gün once yıkadığım bir gömlek, ipten alıp ütülemezsem eline silah alıp beni kovalamıyormuş 

İşte bu gripte de geçen hafta hasta olan eşime yaptığım C vitamini deposu domates çorbasını yapıp afiyetle tükettim.

Malzemeler

1 çorba kaşığı tereyağ
4 adet domates
½ su bardağı arpa şehriye
5 bardak su
2 yemek kaşığı limon
1 tatlı kaşığı nane
1 çay kaşığı pul biber

Yapılışı

Domatesleri rendeleyerek ya da rondona kıyarak tencereye alın. İçine tereyağını da atıp domatesler yumuşayıp ezilene kadar pişirin. Bu arada 5 bardak sunu kettle’da kaynatın. Domatesler yumuşayınca blander ile iyice pure karışım haline getirin. İçine arpa şehriye ve kaunamış suyu ekleyip şehriyeler pişene kadar (yaklaşık 10-15 dk) pişirin. En son tuz, limon, nane ve pul biber ekleyip bir taşım daha kaynatıp ocaktan alın. Ben içine marketten aldığım baharatlı kıtır ekmeklerden ekleyip servis ettim.