
‘’Söyledikleriniz, karşınızdakinin anlama kapasitesi ile sıırlıdır’’ denmiş, ne iyi ifade edilmiş. Bazen bizi dinleyenin kapasitesini düşünmeden sadece söyleyip rahatlamak için konuşuyoruz, bazen de insanlar kendileri bile farketmeden konuşmuş olmak için konuşuyor, ama bizim bile boyumuzu aşan yerlere, amaçsız olaylara erişebiliyor. Birşey söylüyor ya da işitiyouz ama ne amacı var konuşuyor olmamızın ne de bir yararı…Tüm bunların yanında bazen de zor da olsa adına sohbet denilen şeyi yakalayıp, hiç bırakmak istemeden anlatmak anlatmak anlatmak isteyebiliyoruz.
Arşiv: 'Ekmek Öyküleri' Kategorisi

Yarının ne getireceğini bilmediğim bugünlerimde; kötü günlerim, iyi günlerim ve daha iyi günlerim olduğu gibi, daha kötü günlerim de oldu. Ama hiçbir iyi günüm herşeyin tam anlamı ile iyi gittiğinden daha iyi, ya da hiçbir kötü günüm eksik kalan kalbimden daha kötü olmadı hiç. Evde televizyonu bile açmadan kitap okuyacağım diye kendimle günler öncesinden sözleşme yaptığım cumartesilerimde bile, önce yemek yapıp, sonra hazır ışık varken o yemeğin resmini çekip, sonr etrafı toplayıp hadi bir de iki üç gömleği ütüleyeyim dedikten sonra keyfimden gerçekten keyf çıkaran ben, yarım kalan duygularım kırgınlıklarım ya da belirsizliklerim olduğunda ise işe bile gitmek istemeyen depresif biri haline gelebiliyorum. Hayatta bazen gri kalmanın ne kadar elverişli olduğunu sık sık yaşasam da bazen de işte bugünki gibi gri kalmanın sıkıntılarını sabahlara kadar uykusuz kalarak yaşayabiliyorum.
İşte tam bunların muhasebesini yaptığım bir Cumartesi günümde bir yemeğin ne zaman yemek olmaktan çıkıp ‘’Bir Porsiyon Öykü’’ olabileceğini düşündüm durdum. Aklıma ilk önce uykumdan uyanıp gülüşmeler duyup tekrar uykuma daldığım çocukluk sofralarım geldi. Annemin üzerim açık mı diye beni kontrole geldiğinde içime çektiğim kokusu ile rüyalara daldığım o çocukluk günlerim… Sonra kuzenlerimle toplandığımız o günün ilk ışıklarına kadar binbir adet öykü çıkaran leziz sofraları düşündüm. Bitmesini hiç istemediğim düğün yemeğim, 6 saat bir balıkçıda sadece gülerek vakit geçirdiğim dost sohbetleri. Bu hatırladığım sofraların hepsinde hayatımdaki her duygum tam dı da; ben mi bunları hatırlıyordum diye düşünmeden edemedim.
Bu kadar keyifsizken her ne olursa olsun bir dilim sıcak ekmek her lokmayı bir öyküye dönüştürür dedim ve yeni aldığım ekmek makinemle ilk ekmeğimi yaptım. Günlerdir okuyamadığım blog arkadaşlarıma keyifle göz atmak için makinemle başbaşa kaldığımda da Canan’dan Büyüleyen Mutfak Kokusunun artık bir melek olduğunu öğrendim.
Hayatımda kaybettiğim 33 yaşındaki diğer melekleri düşündüm.
Benim ideolojime göre sebep sonuç ilşkisinin muhteşem bir şekilde kurgulandığı bu kader ağında, bu kadar tatlı, bu kadar hatırlı ve bu kadar genç birinin hayatının sona ermesinin neleri etkileştirdiğini ve hangi zincirleri birbirine bağladığını diğer 33 yaşında kaybettiklerimde düşündüklerim gibi hayatı ve kaderi sorguladım durdum. Bir ölümün soğukluğu sırasında aslında 5 dakika evvel bizi sımsıcak ısıtacak insanları ya da öyküleri elimizin nasıl da tersi ile ittiğimizi, ve bu hırs dolu dünyada bir gün ölüm karşısında nasıl da aciz kalıp titreyeceğimizi düşündüm durdum. Herkes ölmeyecek sanıyor ya kendini…
Bu bir dilim peynirli ve kurutulmuş domatesli ekmek de boğazmda bir porsiyon düğümden öteye gidemedi….
Bundan 4-5 yıl evvel, aynı ofiste çalıştığımız bir arkadaşım ile Pazartesi geceleri ‘’Terapi’’ ismini verdiğimiz sohbet gecesi düzenlemiştik. İkimiz iş çıkışı Beyoğlu’na gider önce bir yemek yer, ardından ikimizin de çokça sevdiği bir cafede bazen meyve çaylarımız bazen kahvelerimizle haftanın gündemini belirler ve onun üzerinde terapiler yapardık. Konularımız çoğunlukla eş, erkek arkadaş gibi klasik konular olsa da bu terapiler ikimize de gerçekten çok iyi gelir, her terapiden toparlanmış bir şekilde ayrılır gecenin geri kalanını da birbirimize SMS göndererek evlerimizden devam ederdik.
Yine bir terapi gecesi için Beyoğlu’na gitmek için buluşma yeri olarak ofisin hemen karşısındaki pastane olarak kararlaştırmış kahvelerimizi içiyorduk. Yaz gelmişti ve ikimiz de şu Hint kınası ile yapılan dövmelerden yaptırmak istiyorduk. Tam bunu konuştuğumuz sıralarda yanımıza bir Milli Piyango satıcısı yanaştı. Biz cebimizdeki bozuk paralar ile birkaç tane kazı kazan aldık. Birden ikimizin de hiç başına gelmemiş bir şey oldu ve arkadaşımın kazı kazanına ikramiye çıktı. Çıkan ikramiye o kadar büyük bir rakam değildi ama kahvelerimizi içerken, o akşam adına kurduğumuz bütün hayalleri gerçekleştirebilecek bir rakamdı. O kadar şaşırmıştık ki, ne yapacağımızı bilemediğimizden doğruca Beyoğlu’na gittik. Aslında o an bir ev hayali kursak ve o evin karşılığı kadar para çıksa da o kadar sevinecektik.
İlk önce dövmeciye gidip Hint kınları ile dövmelerimizi yaptırdık. Yaklaşık 1 saat süren bu dövme seansında ikimizde hep birbirimize bakıp gülüyorduk. Sonra kendimize birer tane küpe aldık ve terapi yaptığımız cafeye gittik. O gece yediğimiz yemek, yaptığımız terapi bize o kadar iyi geldi ki uzun bir süre yine para çıksın diye kazı kazan oynadık durduk.
O arkadaşım yaklaşık 2 ay önce uzun bir süreliğine eğitim için İngiltere’ye gitti. Gitmeden önce pazar günleri bizim evde çay demler annesinin gönderdiği süper Laz yemeklerinden yerdik. İşte bu mısır ekmeği tarifi de kazı kazandan çıkar gibi taa İngiltere’den posta kutuma düşüverdi.
(Not: 1-Ben arkadaşımın gönderdiği tarifteki malzemeyi yarı yarıya azaltarak 22 cm’lik yuvarlak kalıp ile yaptım, tam ölçüden büyük boy yuvarlak fırın tepsisi çıkabilir.
2-Balıkçılarda yediğimiz mısır ekmeği biraz sert ve kuru geliyor bana, bundaki beyaz un o kabalığı alıp mısır ekmeğini iyice yumuşatıyor.
3-Laz olan tarifin sahibi buna tam olarak ‘’mısır ekmeği’’ demediklerini, ‘’dereotlu’’ ya da ‘’peynirli’’ dediklerini eklememi istedi.Eğer kendisinden tam olarak ‘’mısır ekmeği’’ tarifi gelirse onu da sizinle paylaşırım.)
Malzemeler
2 su bardağı mısır unu
1 su bardağı beyaz un
Yarım su bardağı zeytinyağı
Yarım demet dereotu
1,5 su bardağı süt
1 paket kabartma tozu
1 tatlı kaşığı deniz tuzu
100 gr beyaz peynir
Hazırlanışı;
1-Fırın ısısını 180 dereceye getirin.
2-Mısır unu, beyaz un, kabarta tozu ve deniz tuzunu derin bir kapta harmanlayın.
3-Zeytinyağı ve sütü ekleyerek bir kaşık yardımı ile kek hamuru kıvamında bir hamur hazırlayın.
4-En son dereotunu ve peyniri de ekleyip yağlanmış ve unlanmış yuvarlak kalıba hamuru iyice yayın.
5–180 derece fırında aynen kek pişirir gibi yaklaşık 40–45 dakika pişirin. Üzeri kızarıp, batırdığınız kürdan temiz çıkınca fırından alabilirsiniz.
6-Biraz ılındıktan sonra baklava şeklinde kesin ve soğuyunca kalıptan çıkarın.
Böyle başlayan masalları dinleyerek büyüdük, bu söz hep bize
uzak zamanları, hayali kahramanları, hayal dünyamızda
şekillendirdiğimiz kimi zaman siyah beyaz kimi zaman rengârenk
düşleri çağrıştırıp durdu.
Bu sözle başlayan birçok hikâye dinleyip de gün gelip benimde bu
sözle başlayacak birçok hikâyemin olacağı pek aklıma
getirmediğim bir ihtimaldi. Şimdi günlerden bir gün’ü
tanımış durumdayız. Hayatımızın en boş gününü bile
duyduğumuz hikâyelere çevirebilecek kadar alışkınız
geçmişimizi bugüne taşımaya…
Kimi zaman duyduğumuz bir şarkı, gördüğümüz bir fotoğraf,
ender de olsa çocukluğumuzdan beri değişmemiş bir yol, bina, bir
ağaç alıp götürmez mi bizi en sevdiğimiz hikayelere..
Bakın hemen başlayayım, günlerden bir gün;
Elektriklerin kesik olduğu bir cuma akşamı, gaz lambası ile
aydınlanıyor evimiz ve dışarıda gerçekten ilik kemik donduran
bir kar var. Sobanın etrafında başlayan kalabalık muhabbet, saatin
ilerlemesi, sobanın yavaş yavaş sönmesi ile son bulmuştu. Zaman
zaman bizde kalan ve yaşı ilerlemiş olmasına rağmen benimle çok
iyi anlaşan amcam ile odamı paylaşırdım, odamda soba yanmazdı,
karşılıklı iki kanepede çarşafın üstüne serilmiş
battaniyenin içine girip üstüme yorgan ve ikinci battaniyeyi
aldığımı hatırlıyorum.
Derken, hayatının büyük bir kısmını evinin dışında
geçirmiş, hayatı boyunca hep yalnız olmuş olan amcam ile onun
gençliğinin serüvenlerini paylaşmaya başlardık. Havanın soğuk
oluşu ile bu anlatılan küçük anılar da soğuk havada geçen, iyi
ve kötünün bulunduğu, kendi hayat hikayesinin, yaşanmış
değil de olmasını isteği şekli ile anlattığı, çok
sıkıştığı anlarda masal ama bu deyip mucizeler yarattığı
uzunca soluksuz dinlenen serüvene dönüşen bir öykü idi bu.
Soğuğun etkisinden kurtulup, anlatılan öyküyü simsiyah tavana
bakarak canlandırırken, hem sıcağın hem de huzurun verdiği
rehavetle bastıran tatlı uykuya direnerek sonuna dek dinlemiştim o
öyküyü. Hatta o kadar uzun sürmüştü ki annem 2 kez gelip hadi
artık uyuyun diye uyarmıştı.
Amcam hala gelir babamlara, eskiden gelip kaldığı aylar boyunca
onun hayatının günlerinden bir gün’lerini dinler dururdum.
Şimdi ise hayatın boğucu koşuşturmacısı, çocukluğun
masumiyetinin inanırken sorgulamadığı o “mucizevi sonlar”ın
istesek de inanılamaz hale gelmesi daha da özü, artık kendi
öykülerimizle o kadar meşgul oluyoruz ki, zaten bizi boğan bu
tempoyu, öykülerimize de taşıyıp iyice kısılıyoruz.
Oysa yer açmalı başka öykülere de, inanmalı o mucizevi sonlara,
hayatın kimi zaman acımasız, kimi zaman vurdumduymaz temposuna,
zamana inat inanmalı.
Bugünlere gelişimizin temelinde o günlerden aklımızda kalan ve
hayal gücümüzü şekilleyen bir sürü öykünün olduğunu
unutmamak gerek…
Eşimin de böyle bir paylaşım içinde bulunmak için bu siteyi
açmak istemesi beni de oldukça heyecanlanırdı. Sizlerin
yorumlarını birlikte okuyup birbirimizin yüzünde oluşan o “bizi
anlayan birileri var” gülümseyişi sanki ikinci bir hayat
yaşıyormuşçasına alıp götürüyor bizi..
Sizler sofranızdaki tatları, daha sonra hayatınızdan anları ve
çoğu zaman “günlerden bir gün”ü paylaşmaya başladınız bu
sayfalarda..
Ve benim dileğim bu paylaşımın hep sürmesi, devam etmesi bu hem
zaman hem de güzel insanlar tünelinin…
Gökten bir sürü papatya düşmüş, biri benim, biri eşimin ve
tabi gerisi sizlerin başına….
(Not: Bu sefer okuduğunuz bu öyküyü eşim sizler için yazdı ve ben onun adına Tam Buğday Unlu Haşhaşlı Ekmek ile sizinle paylaşıyorum. Bu haşhaşlı ekmeği, Sökeun’un tam buğday ekmek unu karışımı ile paketin üzerinden çıkan tarif ile yaptım.)
Malzemeler;
500 gr tam buğday ekmek unu karışımı
320 ml ılık su (yaklaşık 2 su bardağı)
1 paket kuru maya
1 yemek kaşığı zeytinyağ
2 yemek kaşığı haşhaş
1 tatlı kaşığı beyaz un
Hazırlanışı;
1-Fırının ısısını 230 dereceye getirdim.
12-Paketin içinden çıkan mayayı 2 su bardağı ılık su ve 1 yemek kaşığı zeytinyağı ile karıştırıp erittim.
3-Ekmek karışımını haşhaş ile karıştırıp bir kasede havuz gibi açıp mayalı suyu ortasına döktüm.
4-Karışımı bir ekmek hamuru kıvamı elde edene kadar yavaş yavaş yoğurdum.
5-Hamurun üzerini biz bez ile örtüp ılık bir ortamda yaklaşık 1 saat mayalanmaya bıraktım.
6-Fırının içine en alta ısıya dayanıklı bir kapta su koydum.
7-Hamuru dikdörtgen kek kalıbına yerleştirdim.
8-Ellerimi su ile ıslatıp hamurun üzerini düzelttim ve 1 tatlı kaşığı beyaz unu üzerine ince bir tabaka gelecek şekilde eledim.
9-Fırına hamurları koyduktan 10 dakika sonra fırın ısısını 210 dereceye indirdim ve 40 dakika pişirdim.
Ben ortaokulda iken teyzem ile karşı karşıya apartmanlarda oturduğumuz ve çocukluğumun geçtiği semtten aniden başka bir semte taşınmıştık. Bütün arkadaşlarım ve geçmişim ile birlikte sanki huzurumu da orada bırakıp yeni bir hayata alıştırılmak zorunda bırakılmış gibi hissetmiştim kendimi. Annemin kardeşleri ve çok sevdiğim kuzenlerim ile ve başka kimsenin de aylarca dahil olmadığı kendimize ait bir apartmanda, hem de kapıları sonuna kadar açık bir aşağı bir yukarı koşturabildiğimiz bir ortamda daha çok mutlu olabileceğim yerde kendimi çok uzun süre yabancı gibi hissetmiştim. Annemler benim tam tersime doğdukları büyüdükleri ve evlenip baba evinden uzaklaşmak zorunda kaldıkları mahallelerine geri dönmenin ve bir arada olmanın mutluluğunu yaşarken, ben ise bakkalına, sokağına, her gün aynı saatte geçen simitçisine alıştığım bir yerden başka bir yere gelmiş ve sanki donakalmıştım. Plastik bir ipe bağlı hasır bir sepet sarkıtarak ‘’Tahsin amcaaaa, 2 tane ekmek!’’ diye seslendiğimiz bakkalı çok özlüyorum ve ağlıyorum diye teyzem bana pazardan bir sepet almştı, ben sepeti sarkıtıyorum o da Tahsin Amca olup sokağa inip sepetime ekmek koyuyordu. Aslında benim özlediğim şey Tahsin Amca’nın ekmekleri değil, çoluk çocuk sıraya girdiğimiz mahalle fırınımızdı ama bunu bir türlü anlatamıyordum. Aynı masada, aynı örtünün üzerinde aynı tabak ve çatal ile aynı menemene sıcak ekmek batırıp yiyordum ama herkes çok keyif alırken ben sanki benim payıma tuz konulmamış gibi eksik bir parça ile yaşamaya çalışıyordum. Sonra evimizin tam karşısında bir ekmek fırını açıldı. Odun ateşinde pişen, çıtır çıtır kızaran enfes ekmekler yapan bu fırında da kuyruğa girip ekmek bekliyordum, ama o fırından yediğim hiçbir ekmekte eski tadımı bulamadım.
Zaman geçip de özlediğim, yenisine tercih edemediğim şeyler hayatıma girmeye devam ettikçe ben yerleşik olmayı tercih etmiş buldum kendimi. Özlediğim şeyin nesneler değil de geçirilmiş zamanlar olduğunu fark ettiğimde bile hiçbir şey değişmedi. Zaman geçti, mevsimler bilmem ki kaç kere değişti, ben bilmem ki kaç kere daha semt değiştirdim. O ekmeklerin üzerine çok daha güzel ekmekler yedim tabiî ki, ama hiçbir ekmekten bir türlü o kadar lezzet alamadım.
Ben yine de hala odun ekmeğinde pişmiş sıcak ekmek seviyorum. Fakat bu zeytinli ekmek deneyimimi eşimin çok sevdiği çiçek ekmekten yana kullandım. Geçen hafta ilk ekmek deneyimimi Söke Un’un Ekmek Karışımını kullanarak saatlerce uğraştığım ama bir türlü mayalattıramadığım için çöpe giden bir ekmek ile yaşadım. Bu hafta ise sevgili Açıkbüfe’nin bana tavsiyesi üzerine mayayı erittiğim suyun sıcaklığına dikkat ederek yine aynı markanın Çavdar Unu karışımından deneyerek gerçekleştirdim. Ekmeği bu karışımın kutularından çıkan tarifi deneyerek yaptım. Gerçekten çok lezzetli, tadına doyamadığım, eşimin de çok beğendiği ekmekler çıktı ortaya. Bir yemek kitabının arkasındaki Püf Noktaları’nda okuduğumdan tecrübe ile ekmek kutusunun içine 1 kase tuz koyarak ve ekmekleri ince bir beze sararak muhafaza ettim, üçüncü gün neredeyse aynı tazelikteydiler.
Malzemeler;
500 gr çavdar ekmek unu karışımı
320 ml ılık su (yaklaşık 2 su bardağı)
1 paket kuru maya
1 yemek kaşığı zeytinyağ
1 su bardağı çekirdeği çıkarılmış zeytin (Ben şu konserve dilimlenmiş salata zeytinlerinden kullandım)
Hazırlanışı;
1-Fırının ısısını 230 dereceye getirdim.
12-Paketin içinden çıkan mayayı 2 su bardağı ılık su ve 1 yemek kaşığı zeytinyağı ile karıştırıp erittim. Bu aşamada önceki deneyimimden ötürü suyun çok ılık olmamasına dikkat ettim.
3-Ekmek karışımını bir kasede havuz gibi açıp mayalı suyu ortasına döktüm.
4-Karışımı bir ekmek hamuru kıvamı elde edene kadar yavaş yavaş yoğurdum.
5-Hamurun üzerini biz bez ile örtüp ılık bir ortamda yaklaşık 1 saat mayalanmaya bıraktım.Bu arada 1 saat sonra baktığımda hamurum mayalanmamıştı. Ben de tekrar yoğurup dinlenmeye bıraktım, yarım saat sonra hamur tamamen kabarmıştı.
6-Fırının içine en alta ısıya dayanıklı bir kapta su koydum Bu ekmeğimin pişerken kabuğunun çok sert olmadan kızarmasına içinin de yumuşacık olmasına yardım edecek.
7-Hamuru 7 eşit parçaya ayırdım. Her bir parçayı poğaça yapar gibi açıp, içine bir tatlı kaşığı zeytin koyup kapattım ve elimde yuvarladım.
8-Yuvarladığım hamurları tepsiye çiçek çeklinde dizip üzerlerine önce su sürüp sonra birer tane zeytin koydum.
9-Fırına hamurları koduktan 10 dakika sonra fırın ısısını 210 dereceye indirdim ve 40 dakika pişirdim.




YORUMLAR