Arşiv: 'Günlük Öyküler' Kategorisi

Oysa…

fistik_web.jpg

 

Herkes gibi benim de kaçıp gitmek istediğim zamanlar var hayatımdan, sorumluluklarımdan en çok da kendimden…Çaresi olmadığı yatıştırıcı, hafifletici alternatif tedavisi de olmayan mutluluk hastalığım ile tarfsiz mutsuzluklara sürüklediğim hayatımdan kaçıp gidesim… Mutluluğu, ait olduğu insanların mutlu olması zanneden zavallı ruhumun kaçıncı direnişi bu başı belli sonu belli oyunlara bilmiyorum.Yağmur yağdığı zaman damlalardan korunmak için açtığım şemsiye gibi, soğuktan korunmak için taktığım atkı gibi ruhuma da dur demek korumaya almak istiyorum ama öremediğim duvarlarım siper olamıyor başkalarının acılarına…

 

Bugün, anneler gününü sabahtan akşmaa kadar birlikte geçirdiğimiz bahçedeki o güçlü kadının yanında olmak, kendimi yenileyip korumayı öğrenene kadar da hayatın bana getireceklerine dur diyebilen annemin yanında hatta karnının içinde minik bir bebek olmak istiyorum. Ama yarın gitmek zorunda olduğum bir işim hatta mutluymuş gibi görünüp kutlamak zorunda olduğum bir doğum günüm var. Hayat eğer yüzyüze bakmak istiyor isek; birbirimize asla sırtımızı dönmememiz gerektiğini öğretmişti bana oysa… Eğer yüzyüze bakmak istiyor isek… Oysa…

 

Ben yine rakı şişesinde balık olmak isteyebilir miyim?

Hıdrellez

hidrellez.jpg

Günler günleri nasıl da kovaladı, nasıl yine bir Hıdrellez gedi bu sefer gerçekten anlayamadım. Geçen sene bu zamanlar Hıdrellez’de gönlümün en temiz yerinden geçirdiğim dileklerimin nasıl da gerçekleştiğine üzerinden tam 1 sene geçtikten sonra anlayabiliyor, hazmedebiliyorum. Koca bir sene… Geçip gidenlerin yanına koca bir sene daha eklenmiş ömrümden.İnsan dönüp baktığı zaman nasıl da farkediyor zamanın getirdiklerini, götürdüklerini…   ‘Hıdrellez’ öyküsünün devamı »»»

Gamsız Hayat…

4.jpg

 

GAMSIZ HAYAT

Sormayın neden bu durgunluğum
Görmeden kuytu yaralarımı
Sormayın neden bu huysuzluğum
Bilmeden saklı duygularımı

Çok mu dertsiz duruyorum uzaktan bakınca
Çok mu kalender sandınız dert anlatmayınca

Gamsız hayat, herkese başka sunar garip oyunlarını
Gamsız hayat, herkese başka kurar kahpe tuzaklarını
Gamsız hayat, herkese başka sorar geçmi hesaplarını
Gamsız hayat, herkesi başka yorar görmez gözünün yanı

Sanmayın biter bu durgunluğum
Sarmadan kuytu yaralarımı
Sanmayın biter bu huysuzluğum
Açmadan saklı duygularım

Çok mu güçsüz duruyorum derdimi paylaşınca
Çok mu çaresiz dersiniz dertten ağlayınca

Söz: Aylin Atalay
Candan Erçetin

Rakı şişesinde balık olsam…

Bugün benim doğum günüm.

1. yaşımı bitirip 2. yaşıma girdiğim ilk doğum günümde muhtemelen pasta kesip bana hediyeler veren bir sürü insandan bugün yanımda sadece abim ve annem var. Ve ben bu doğum günümü o 1. doğum günümde hayatımda olmayan ama sonraki doğum günlerimde hayatıma giren insanlarla geçireceğim. Sevmiyorum sevemiyorum değişiklikleri, herkes her şey aynı kalsa olmuyor mu hayatta? Ben bu doğum günümü de annemin yaptığı peynirli poğaçanın eşlik ettiği Gamze Pastanesi’nden alınma çikolatalı pasta keserek kutlasam ne olurdu? Hayat çok şiddetli bir rüzgârken, savrulan insanlar daha sıkı tutunamazlar mı birbirlerine?

Sabahın köründe ilk uçağa atlayıp Ege’nin herhangi bir dağının tepesinden ‘’Karşı Kıyı’’ya bakıp, ardından çikolatalı bir puro tüttürüp geri kalan günümü de fotoğraf çekerek geçirmek isterken, ne yazık ki İstanbul’da kalıp bu geceyi kalabalık bir akşam yemeği ile geçireceğim. Bildiğim ya da bilmediğim anlarda bilinçaltıma yazılan müzikleri dinleyerek, rakı kadehimi kaldırıp ‘’Nice Yıllara’’ diyeceğim.. Beni ‘’ben’’ yapan her şey bir bir tükenmişken, kendi ruhumda geldiğim yerle kavga ederken, beni ancak senede bir kere doğum günümde çalan ‘’Türk Musikisi’’ kendime getirebilir, hatırlatabilir diye fasıl müziği dinleyeceğim.. Bir Müzeyyen Senar yorumu ve isyankâr tınısı, içimde ölmüş tüm hücrelerimi canlandırır ve yine kendime, özüme dönerim diye Nihavent Makamındaki ‘’Yine bu yıl ada sensiz’’e eşlik edeceğim. Hani Nihavent hüzün ve coşkuyu aynı notada barındıran, dinleyeni ağlatırken rakı kadehini fırlatıp göbek attırmaya kaldıran bir makamdır ya, ben de önce ağlayıp sonra kalkıp hüzünlü göbekler atacağım. Hatta gece bitse herkes evine dönse de ben tek başıma kalıp keman çalan adamı dinlesem diye sessiz sessiz umut edeceğim. Hatta bir de gür sesli bir solist Orhan Veli’den ‘’Rakı şişesinde balık olsam’’ şiirini okusaydı ya diye hayaller kuracağım.

Bir anne yeni doğan bebeğinin ömrü hayatı için ne dilerse ben de geri kalan ömrüm için onları diliyorum bu sene doğum günümde. Ve geri kalan bilmem kaç senede fonda hep bir Müzeyyen Senar çalsın, Orhan Veli okunsun bir de rakı şişesinde balık olsun istiyorum…….

Makam: Nihâvend
Usûl : Curcuna
Beste: Osman Nihad Akın
Güfte: Osman Nihad Akın

Yine bu yıl Ada sensiz içime hiç sinmedi
Dil’de yalnız dolaştım hep, gözyaşlarım dinmedi
Ben de şaştım nasıl oldu, yüreğime inmedi
Dil’de yalnız dolaştım hep, gözyaşlarım dinmedi
———————————————————-

Eskiler Alıyorum
Eskiler alıyorum
Alıp yıldız yapıyorum
Musiki ruhun gıdasıdır
Musikiye bayılıyorum

Şiir yazıyorum
Şiir yazıp eskiler alıyorum
Eskiler verip Musikiler alıyorum

Bir de rakı şişesinde balık olsam.
Orhan Veli Kanık
(1914 - 1950)

NOT: Resmi çizen arkadaşım Göksel’e, ardından renklendiren kuzenim Turgut’a çok teşekkür ederim.

Sağlık, Huzur ve Bereket…


Bir koca kış daha geride kaldı. Güneşsiz günlerin, soğuk akşamların, meyvesiz sofraların yavaş yavaş bizleri terk etmeye başladığı şu günlerde baharın gelişi, bütün dinlerin ortak inandıkları ve uyanma adına kutladıkları mucizelerden biri olan Hıdrellez’de ile kutlanacak. Sayısız hikâyeden biri olan inanışa göre hayat suyu içerek ölümsüzlüğe kavuşan Hızır, bahar aylarında insanların arasında dolaşıp, yardıma ihtiyacı olanlara yardım edip onlara bereket sağlar, aynı zamanda da insanın ve tabiatın uyanışının simgesi olarak da 6 Mayıs günü Hıdrellez Şenlikleri ile kutlanır. Çok eski uygarlıklardan bu yana kutlanan baharın gelişi, bizim kültürümüzde de uzun yıllardır neşe içinde kutlanmaktadır. Özellikle Anadolu’da Hıdrellez için aynı bayram günleri gibi temizlikler, yemekler tatlılar şeklinde hazırlıklar yapılmaktadır.

Bizim evde de Hıdrellez her sene ayrı bir coşku ile kutlanırdı. Biz çocukların teyzemin başında toplanması ile dileklerimiz özenle bir kâğıda tek tek yazılırdı. İlk önce geçen sene gerçekleştirilen dileklerimiz için teşekkür ile başlar, sonra yeni senenin isteklerine geçerdik. Kimimiz ev, araba gibi maddi şeyler isterken, kimimiz sağlık huzur gibi manevi ihtiyaçlarının garantisi içinde uzuuun uzun sayfalar yazardık. Sonra bunlar kurdeleler ile süsler ve renkli mandallar ile gül ağacına asardık. Hızır’ın gelip mektuplarımızı okuyup dileklerimizi gerçekleştireceğine inandığımız o günlerde çoğu akşam uyanıp Hızır gelip mektubumu açmış mı diye kontrol etmekten uykusuz kaldığımı hatırlarım. 5 Mayıs akşamı mektupları gül ağacından indirmemize kadar geçen süre sabırsızlanarak devam ederdi çünkü asıl eğlence o akşam başlardı. Önce hepimiz güzelce yıkanır temiz kıyafetler giyer dinimizce ve elimizden geldiğince kişisel ibadetlerimizi yapar dua ederdik. Sonra hepimiz arka bahçeye iner kocaman iner çalışmalara başlardık. Büyükler ateş yakarken biz gül ağaçlarının altına yapacağımız maketler için taş, kiremit gibi şeyler toplamaya başlardık. Ateş yandıktan sonra şarkılar eşliğinde ağacın altına taştan evler, arabalar insanlar yapar Hızır’ın bizi ve huzurumuzu ayırmaması için dualar ederdik. Ateş yüksekken büyükler atlar, küçüldüğü zamanda biz küçükler sırayla atlardık. En son da eve çıkar, bozuk paraları kocaman kırmızı kurdeleler ile bağlar, bolluk ve bereket getirmesi için çantalarımıza koyardık. Ertesi günde sabah erkenden yola çıkar dilek kâğıtlarımızı dua ederek denize bırakırdık.

Zaman geçip herkes hayatın kendince gerekliliklerine yoğunlaştıkça, her şey gibi bizim Hıdrellez partilerimiz de küçüldü küçüldü ve sonunda bitti. İlk önce vakitsizlikten dolayı yıkanmalar giyinmeler sonlandı ve her şey çabuk çabuk yapılır oldu. Sonra ibadetler, dualar hızlandı. Şimdi teyzemler aynı hazırlıkları yapıyorlar mı bilmiyorum ama ben evlendiğimden sonra Hıdrellez neşesini kendi evime de dağıtmaya çalışıyorum. Umutlarım ve hayatım açısından iyi gitmeyen ve benim için önemi çok büyük olan Hıdrellez zamanı da tartarak bitmesini umut ettiğim geçtiğimiz yıl için, aklımdaki ve ruhumdaki sayfaları kapatıp yepyeni tertemiz sayfalar açabilmek adına bu sene daha bir özenle hazırlanmak geldi içimden Hıdrelleze.

Ben ruhumdan geçen her şeyi bir kâğıda döktüm, eşim ile abimin mektupları ile birlikte gül ağacına astım. Hızır’ın benim küçük evime uğrayıp dileklerimi okuması ve bereket vermesi için her gece dua edeceğim. Cumartesi sabahı erkenden kalkıp en güzel kıyafetlerimi giyip anneannemin dediği gibi Hızır’ın duyabilmesi için bacamı kokutup ona kek yapacağım. Akşam da Ahır kapı’daki Hıdrellez Şenliklerine katılıp gönlümce baharın gelişini kutlayacağım.

Dilerim bu bahar Hızır hepimizin kapısına uğrayıp bereketinden bolluğundan birer fiske bırakır, dileklerimizi gerçekleştirir ve bu bahar hepimiz için bir öncekinden çok çok daha iyi olur.

Bu sabah yağmur var İstanbul’da

Uzun ama kurak geçen bir kış, ardından Mart kapıdan baktırır kazma kürek yaktırır’a inat bahardan öte yaz gibi bir 5 günden sonra yaklaşık 3 saattir kesilmeden yağan yağmur için heyecandan ne yazacağımı şaşırdım. Bolluk bereketten huzur veren sesine kadar birçok şeyin arasında yine aklıma ilk gelen eski zaman günleri oldu. (Sarınım ben bu blogun adını Bir Porsiyon Öykü değil Bir Porsiyon Nostalji falan koymalıymışım) Ofisimde masam hemen kocaman bir camın önünde ve şanslıyım ki camdan görünen boğazın Marmara Denizi’ne açılan ucu..Camdaki iri iri damlaları geçip de denizi gördüğümde canım terasa çıkıp ıslanmak istiyor. Ama arkadaki görüntüyü boşverip damlalara baktığımda sanki ilkokul öğretmenimin sesini duyar gibi oluyorum. Biz çocukken ne çok yağur yağardı değil mi? Yumurta kokan ve çocuklar ıslan ayakkabıları ile kaymasınlar diye sarı sarı talaşlar ile bulanmış koridor camlarında hep bu görüntü olurdu. 5. sınıfların numara sırası ile nöbetçi öğrenci olduğu günler ise hayal dünyam ve yağmur ile baş başa kalabildiğim için en sevdiğim anlar olurdu. Elektrik kesilince de Hababam Sınıfı’ndaki Hafize Teyze gibi kocaman bir çanı sallaya sallaya katlarda dolaşırdık. Tabi yağmur yağdığı için bahçeye çıkmak yasak olur, sınıflardan fırlayan bütün öğrenciler koridrları tıkış tıkış doldurup koşmaya çalışırlardı.Ben tenefüslerde spor salonuna inmeyi severdim. Minik bir hanımefendi gibi balerin olacağım diye tutturup annemin beni bale bölümüne yazdırmıştı. Sağ ayağımın parmak ucunda dururken sol ayağımı en tepelere kaldırmak benim için çocuk oyuncağı idi ama gel gör ki sol elim o havadaki ayağımın topuğuna yetişemiyordu ki tutayım. Bu yüzden balerin olma hayalim diğer kızların boyunun 3 katı olduğum için sene sonu AKM’de en arkalarda kendi kendine çiçek toplayan çiçekçi kızı oynamamla sadece bir sene sürebilmişti. Üçüncü tenefüs ise beslenme tenefüsüydü. Artık 5. sınıfa gelmiş çocuklar büyüdükleri için beslenme çantası getirmeye utanır, annelerinden sadece üçüncü tenefüs kantinde verilen sıcak simit ile gazoz olabilmek için harçlık alırlardı. Ben hala o simitlrin tadını Eminönü fırınlarından çıkan simitler dahil hiçbir simitten alamadım.

İşte bu sabah evden çıkmadan tv’de Şirinler’i seyretmemden midir nedir yağmur yağında, koklamaktan kokusunun biteceğini sandığım arı maya silgilerim, Milliyet gazetesinden her Cuma alıp kesip yapıştırıp mahalleler kurduğumuz karton evlerim, okuldan eve yürüyerek gidişerimdeki sokak kokusu, evde öğleden sonrası şekerlemeleri ve daha birsürü şey geldi. Yağmur birkaçgün hiç dinmese keşke, en azından hafta sonu uzun yürüyüşler ile tadını çıkarabiliriz.

Yaşasın Çağla çıktııııı!

Üniversite öğrenimimde Davranış Bilimleri dersi yok diye çok üzülmüştüm. Benzer bölümlerde okuyan arkadaşlarım büyük bir gururla çeşitli psikolojik teorilerden bahederken, ben bu kadar ilgim olan br konuya akademik olarak yaklaşamamanın üzüntüsünü yaşadım. Tabiî ki hiçbir konu, kendi kendimize arştırdımızda okulda değerli akademisyenlern deneyimleri ile öğrettikleri gbi güzel anlaşılamaz ama, ben yine de bu konuyu kendi çapımda bu güne kadar araştırıp durdum. Taaa ki geçen sene eşimin açıköğretim sınavları gelene kadar. Benim bitirdiğim bölüme giren eşime kendi eğitimimi tekrarlamak için seve seve yardım ettiğim geçen yılda karşıma Davranış Bilimleri dersi çıktı.Nasıl sevindim bilemezsiniz. Hayatımızda yaşadığımız etkilere karşı verdiğimiz birçok tepkinin sebeplerini ve sonuçlarını artık teorik olarak bilmek beni çok mutlu ediyor. Örneğin artık her sene belki de aynı zamanda yediğimiz bir meyvenin bzi hep aynı anıya götürmesinin sebeplerini anlayabiliyorum.

Bence çağla size de benimle aynı anıyı çağrıştırıyor; ilk okul günlerini… Çağla ardı ardına gelen yağmulardan sonraki ilk güneşli günde okul önündeki renkli macuncunun tahtını devralmıştır. Hıdırelleze kadar geçecek sürede baharın geleceğini kesinleştiren ikinci büyük kanıt 1-2 hafta önce tezgahlarda yerini alan papatyalardan sonra çıkan çağladır. Her dersten ayrı ayrı olduğumuz 3 yazılının ya ikincisini olmuşuszdur, ya da ikincsinin sonucu açıklanmıştır. Cebimizdeki günlük harçlığımız üçüncü tenefüsteki gazoz ve simit kadar olduğu için çıkışta gördüğümüz çağlayı alamamış, ertesi gün için hayal kurmaya başlamışızdır. Okul önündeki satıcılardan bir şey almak yasak olduğu için annenize bundan bahsedemez, ertesi gün simit yememeyi göze alıp çağla için aç kalmışsınızdır. Çünkü çağla (o zamanlar) 6 ay boyunca yiyip bıktığımız elma mandalina ve portakaldan sonra yeşil erik çilek kiraz karpuz kavun kayısı gibi rengarenk ve birbirinden lezzetli birsürü meyvenin de habercisidir sanki.

İşte ben de iş dönüşü aynen okul çıkışı gibi bakkalda çağlayı gördüm. Sadece süt almak için bakkala gittiğimden arabadan az para alımıştım yanıma. Sütü alıp bakkaldan çıkarken manav reyonunda çağla gördüğümde ayı 20 sene önceki gibi bir tepki vermiş olmalıyım ki manavda görevli amca yanıma gelip ‘’ben de çok sevindim abla’’ dedi Tıpkı okul günlerinde olduğu gibi yanımda para olmadığını fark ettğimde gülmem geldi. Amca bana ne kadar cereyim diye sorduğunda yanımda para olmadığını söyledim, o da bana ‘’abla o kaar sevindin ki bu bana yeter senden para alama zaten helal olsun’’ dedi O kadar sevndim ki koşa koşa eve gelip eşime anlattım, herbr çağlayı yıkadım, resimlerini çektim. Ama aynı ilkokul günlerinde olduğu gibi hepsini yemeye kıyamadım.Şimdilik her akşam 1-2 tane yiyorum.

Şimdi çağladan sonra yeşil erik ile çilek, onlardan sonra da kiraz ve karpuzun gelmesini iştahla ve sabırsızlıkla bekliyorum. Yaşasın yaz geliyooorr!:

Ben bu sütlükleri tanıyorum!

Bu sene İstanbul’a hani şu yolları kapatan, bizi çocukluğumuza döndüren kar yağmadı Eminim hepimiz bekledik bu beyaz düşü, ha geldi ha gelecek dedik ama maalesef çok ılık bir kış geçirdik. Her ne kadar soğuk sevmiyorum desek de kışın gelecek soğuğa karşı kendi çapında gardını alan metabolizmam canı tatlı çeker gibi resmen soğuk hava çekti durdu. Hatta kış ortasındaki Almanya seyahatimde kızaran parmaklarımı görünce ‘’ohh be!’’ demiştim, atkıları berelerimi takıp hızlı hızlı yürüyebileceğim, sıcak çikolatadan zevk alabileceğim sokaklardayım.Evlenmeden önce kar yağdığında olduğumuz yerde en az 3-4 gün mahsur olduğumuz için eşim ile görüşemezdik. Evlerimiz çok yakın olmasına rağmen oturduğumuz semtte metrekare başına kar tutma potansiyeli yüksek olduğu için bırakın görüşmeyi bakkala bile gidemezdik. Bu yüzden kar yağdığında hep evleneceğiz, kar yağacak ve biz camdan kar seyrederken sıcak süt içeceğiz diye hayal kurardık. Hatta bir keresinde kar yağışı sebebi ile evde mahsur kalmıştık. Elektrikler kesik olduğu için kalorifer yanmıyordu ve biz artık buz gibi olan evde mutfakta ocağın üzerinde tencereye su koyup, çıkan buhar ile ısınmak sureti ile vakit geçiriyorduk. Babam sömineyi yakmayı düşünmüştü ama 6. katta olan evimize asansör çalışmadığı için sadece 1 kez odun taşıyabildik, odun bitince de şömine azıcık daha yansın diye evde gazete dergi, benim eski okul defterlerim, gibi birsürü şeyi önem sırasına göre dizip yakıp annemle ısınmaya çalışmıştıkJ Ne kadar elektrik yok, soğuk gibi şeyere söylesek de TV, bilgisayar gibi çağın oyalayıcı ve beşeri ilişkiden uzaklaştırıcı icatları olmadığı için bu kar zamanları çok güzel geçerdi. Annem ile bulabildiğimiz kadar pil satın alır, yeterki radyo çalışın diyip annemin çocukluğuna doğru yolculuğa çıkardık. Böyle zamanlarda anne dizinin dibinde oturup kestane yiyerek annelerin çocukluğunu, babalarla nasıl mektuplaşıldığını, karne ile yiyecek satın aldıkları günleri ya da kendi çocukluğunuzu dinlemek ne güzeldir değil mi? Bence bizlerin bu yoğun tempodan sıyrılıp, büyüdüğümüzü ve o küçücükken sırtımızı dayayıp güç hissettiğimiz annemizin yaşına bile geldiğimizi unuttuğumuz tek an bu an olmalı.Çünkü sadece bu anlarda başka hiçbirşey düşünmeden, sadece size ait olduğunu bildiğiniz anıları tekrar tekrar dinlemek, o bitrdiğinizi hissettiğiniz andaki puzzle’ın son parçasını koymak istememeniz gibi sizi başa döndürebilir. Her hikayede yine Puzzle’i satın aldığınız günden tutun da son parçaya kadar yaşadıklarınızı yeniden yeniden yaşamak, doğru yerde doğru parçaları doğru yerlere koyamamanın pişmanlığını silmek için bozup tekrar yapmak gibi hikayeler değil midir?

’’Anneeee bakkala gidebilir miyim’’ sorusuna kızdığımız zamanlara şu günkü aklım ile gidebilseydim eğer, lambadan çıkan cine dilek olarak ömür boyu anneme danışmak ve onun verdiği kararları uygulamak dışında bir dilek dilemezdim herhalde. İşte bizler kar yağdığı zamanlar gibi hayatımızda ‘’mola’’ olan anları rutine dönüştürebilsek kendimiz ile ilgili çok yerlere varabiliriz diye düşünüyrum. Ama maalesef bu anları bilinçli olarak hayatımıza sokamiyoruz. İşte bu yüzden eşim ile ayrı olduğumuz o kar yağmalarından bunları paylaşabilmek adına hep evlenelim ve kar yağsın diye hayal kurduk. Evlendiğimiz senenin ilk kışında çok da güzel kar yağdı ama maalesef eşim bu zamanı evin dışında işyerinde geçirmek zorunda kaldı. Olsun diyip bir sonraki seneye ertelediğimizde de küresel ısınma geldi kar tanelerini aldııı götürdü.. Şimdi dünden beri bu hafta içi Tüm yurtta kar yağışı beklenildiği söylenip duruyor. İstanbulda ikimizin hayal ettiği gibi bir kar yağışı olmayacağını biliyorum. Ama belki birkaç kar tanesi bizi alır kendimize götürür ne dersiniz?

Benim küçücükken kar yağdığında kuzenimle, kimse ‘’hadi gidiyoruz’’ demeden oyun oynayabileceğim için mahsur kalmak istediğim ev hep dayımların evi olmuştur. İşte bu günlerde annelerin içtiği türk kahvesine özeniyoruz ve ağlıyoruz diye bizi kandırmanın yolunu keşfetmiş olan canım yengem, hem bizi sustursun hem de süt içirmiş olsun gibi 2 ulvi göreve imza atmanın gururuyla bize kahveli süt yapardı. Ben evlenirken yemek odamdaki büfenin içi için hatıra olmasını istediğim ,ananem, yengem ve teyzemin evinden kendi seçecekleri eşyaları bana vermelerini istemiştim. İşte yengem de farkında olmadan tam da bize kahveli süt içirdiği ve hemen hemen hepimizin annelerinin vitrinini süsleyen bu sütlükleri vermişti!

Ve şu an hepinizin ben bu sütlükleri tanıyorum deyişinizi duyar gibiyim…

Sil Baştan…


Bu sabah işe gelirken radyoda Şebnem Ferah’ın ‘’Sil Baştan’’ şarkısını dinledim. Sil baştan başlamak gerek bazen, hayatı sıfırlamak… Düşündüm de hayatı sıfırlama şansımız olsaydı eğer, tükettiğimiz hangi şeylerin yeni baştan yaratılmasına çaba gösterirdik? Taa eskilere gidip ilkokuldan mezun olduğumuz günkü küçük ama mağrur gururu mu yeniden yaşayabilmek isterdik, yoksa çok yakınlardaki son kullanma tarihine çok az kalmış bir sevgiliye mi yeniden aşık olurduk? Bir bardak su misali tüketilen hangi sevgiyi sil baştan hatasız yaşamak isterdik?Çocukkken verilen ödevleri yaparken, yanlış çıkan her sonuçta doğruya ulaşmak için çözümü incelemek, yanlış olduğunu düşündüğüm satırları silmek yerine tüm sayfayı büyük bir rahatlık ile yırtar ve ‘’sil baştan’’ yapardım ödevimi. Çünkü baştan sona ödevi incelemek ve yanlış yaptığım yeri bulmaya çalışmak, sanki daha sonraki denememdeki doğru yapabilme ihtimalimdeki motivasyonumu kırıcı, negatif enerji yaratan bir hareketmiş gibi gelirdi. Şimdi düşünüyorum da ‘’sil baştan’’ şansım olsa idi, verilen görevleri yerine getirmek uğruna mı kullanırdım onu, yoksa son yudumu almaya korktuğum kadar lezzetli olan ve bir yudum kahveye benzeyen tüketilmiş sevgilerin yeniden kocaman dolu bir bardak kahveye dönüşmesi için mi?

Şimdilerde sil baştan yaşama şansım olsa çocukluğumda yaşadığım büyüklerin türk kahvesi içme keyiflerine soba yanında silbaştan ödevlerimi yaparken kulak misafiri olma zamanlarımı seçerdimdiye düşünüyorum. Büyüklere kahve pişirildiğinde ortak olmak isteyip ağladığmızda daha fazla üzülmeyelim diye yengem bize sütlü kahveı pişirirdi. Biz de onların Türk kahvesi keyfine ellerimizdeki sıcak sütlerle ortak olurduk. Sonralarda büyüyüp onlara gerçek kahve ile ortak olabilsem de şimdilerde eşimin sevmemesi sebebi ile Türk Kahvesi keyfimi akşamları yalnız başıma yapıyorum ve birlikte içilen o bol sohbetli sabah kahvelerini çok özlüyorum. Şu sıralar hayat hikayemi yeniden yazıp sil baştan yaşamak gibi hayaller kursam da sanırım bu aksam sil baştan yaşama hakkımı Türk Kahvesi sohbeti için kullanacağım.

Az Şekerli Türk Kahvesi

Malzemeler

1 kahve fincanı su
1 adet kesme şeker
1 tatlı kaşığı Türk Kahvesi,

Hazırlanışı

Suyu şekeri ve kahveyi cezveye koyup ocağın altını yakıp şeker eriyene kadar karıştırın ve ocağın altını kısın. Kısık ateşte kahvenin köpüğü kabarana kadar bekleyin. Kabanaran köpüğü bir kaşık yardımı ile cezveye alın, kaynayan kahveyi de üzerine ekleyin.

Mucize Bal Limon

Hastalık süreçlerinde alternatif tedavilere duyulan ilgi ile birlikte çay firmalarının birsürü bitkiyi bizim için harmanlayıp paketlemesi bu aralar işimize çok yarar oldu. Bu sene moda olan ekinezya çayı soğuk algınlığındaki en yakın kurtarıcımız oldu. Grip olduğumuzda kuşbunu, gergin olduğumuzda Melissa, sindirime yardımcı sinameki derken evlerimiz bitkilerle doldu taştı. Geçen hafta eşimin öksürükle şiddetleren gribi sebebi ile çok eskilere gidip mutfağa girdim. Küçükken grip olduğumuzda teyzem bize hep bal limon yapar içirirdi. O zamanlar tadının çok ekşi olması ile birlikte baskın gelen tatlı aroma yüzünden bu içecekten kaçardık çünkü bu mucizevi karışımın iki günde bizi ayağa kaldırması lüksünü farkedemeyecek kadar çocuktuk. Çok zaman sonra hepimizin sıkça kullandığı bir pastil markası limonlu ve portakallı pastillerinin yanına bal limonlu pastili çıkarınca teyzem tıp dünyasının sonunda onun doğal ilaçlarına değer vermeye başladığı fikrine kapılıp hipokrat yeminleri bile etmişti. Büyüyüp hastalandığımız zaman kendi başımızın çaresine bakma zamanlaımız gelince bal limonun neden gribimize bu kadar iyi geldiğini araştırarak öğrendim. Bal zaten doğal ve gerçek ise mucizevi bir tedavi deposu ki limonla birlikte sıcak suda eridiğinde içimi sırasındaki buğu ve nem solunum yollarını yumuşatan öksürüğü azaltan özelliklere sahip. Limon ise gerçek bir C vitamini deposu. Bu sebeplerden ötürü bal limon ilk defa içen ve ilk başlarda da tereddüt eden eşime çok iyi geldi ve bu doğan ilacı herkesle paylaşacak kadar çok beğendi.Malzemeler

  • 1 limonun suyu
  • 1 bardak su
  • 2 tatlı kaşığı bal

Tarifi

Suyu bir cezveye alıp ocağın altını yakın ve içine limon suyunu ekleyin. Limonlu su kaynayınca içine 2 tatlı kaşığı balı ekleyip 1¬¬ 2 defa kaıştırdıktan sonra ocağı kapatıp bal limon karışımını bardağa alın ve sıcakkken tüketin.