
Bana bir masal anlat bugun avunmaya ihtiyacım var. İçinde hiçbir acının sonsuza dek sürmediği, masal da olsa birşeyler anlat bana avut beni. Ne olur bir gün yaşarken gözlerimi kapasam, hayat kendiliğinden aksa gitse ama ben bir masal dinlesem? Sanki kulağımda hep duymak istediğim bir müzik, trafik var hatta karmaşa… En çok ilahi adaleti anlatsan bana, sevgi reddi hastalığına kapılmış etrafımda herkes ama ben gözümü kapatsam o müziğe dalsam.. Müzik benim masalım olsa keşke…Ne olur ki kendimi birgun kandırsam? Sadece bir gün guzel seyler duymaya ihtiyacım var. Masal bittiğinde nerede olduğumun önemi yok aslında, biteceğini bilsem de bir hayal ülkesinde, bir peri masalının ortasındaki şatoda duymak istediklerimi duysam ne olur ki?
Arşiv: 'Kek Öyküleri' Kategorisi

Meteoroloji dünden bu yana yarın ve sonraki gün için İstanbul’a yoğun kar yağışı geleceğinin uyarısını yapıyor. İçimi bayan bir sıcakta bir yudum buzlu limonatayla kendimi avutmaktansa, buzz gibi bir kış günü içtiğim bir yudum çorbanın lezzet merkezimden izlediği yolları hissederek ısınmaya bayılan ben, bu sebeple her türlü hazırığımı yapmışve nefis kar yağışı için kendimi sabırsız hissediyorum.Meyveli çaylarım, dolapta ısıtılıp içine çay kaşığının ucuyla türk kahvesi ve 2 adet kesme şeker atmamı bekleyen yarım yağlı sütüm, çorabımın üzerine giyeceğim ponponlu patiklerim ve pek tabiki bu an için saklanmış aşk anlatan romanlarım. Hepsi şu kahvemi içtiğim mutfak masamda her dakika daha çok kararan havanın gürleyip kar tanelerini bırakmasını bekliyor.

Bir önceki yılın neler yaşattığı, bir sonraki yıldan neler beklendiği gibi muhasebelerin yapıldığı şu yılın son birkaç gününde benim de gözümün önünden hep ‘’Neden?’’ sorusunu sorduğum anlar gelip geçiyor. En çok da koca bir yılı neden birilerini ikna etmekle geçirdiğimi düşünüyorum. Mutlu olduğuma, ya da mutsuz olduğuma, üzgün olduğuma dair ikna etmek, sonucu ‘’kötü’’ olsa da ‘’iyi’’ birşey yapmaya çalıştığıma dair ikna etmek, ‘’sevdiğime’’ dair ikna etmek, en çok da bunca kayıba rağmen iyi olacağıma dair ‘’kendimi’’ ikna etmeye çalışmakla koskoca br yıl geçirdim. Söyleyeceğim her yeni kelimenin karşımdakine bir önceki kelimeden farklı bir anlam ifade etmeyeceğini bile bile konuşmak, anlatmak, belki gerçekten anlatabilim diye didinmek, ama her bir adımın yanında anlaşılamamanın yanına eklenen yeni sıfatlar, yeni yaftalar…

Son 2 haftadır extra bir durumdan ötürü akşamları çok geç saatlere kadar çalışıyorum. Haliye gece eve gelir gelmez yatıyor, bu sebele de hafta sonu elimi kolumu kaldıramayacak kadar da güçsüz ve mutsuz oluyorum. Ama geçtiğimiz Cumartesi kitabın çıkmasının bende biriktirdiği enerji bu haftanın çok enerjik ve mutlu geçmesine vesile oldu.
Pazartesi günü Aralık ayına ait Sofra, Lezzet, Gusto ve Madame Figaro dergilerinde çıkan tanıtım yazılarını öğrenmem ile sabah sabah ofisten fırlayıp dergileri bir arayışım vardı ki sormayın. Kitabın çıkışını facebook, msn, mail gibi birçok yolla duyurduktan sonra gelen telefon ve tebrik mailleri, özellikle Papatya Dünya’da yazılan içten tebrikler beni ne kadar mutlu etti anlatamam.En son bugün de Star Gazetesinde çıkan haber ile kalbim nasıl güm güm etti, bir an ağlayacak gibi oldum.
Benim için en önemli şey ise kitabı bir kitapçının rafında görmekti. Bu sebeple her öğlen işyerimden DNR’ yürüyüp zavallı tezgahtarları soru yağmuruna tuttum. Nihayet en son dün akşam kolilerin geldiğini ve bugun sabah raflara dizileceğini öğrendikten sonra biraz rahatlayarak eve döndüm. Bugün ise annem ağlayarak beni arayıp DNR’da kitabı gördüğünü ve satın aldığını Starbucks’a oturup önsözü okuduğunu ağlayarak bana heyecanını anlatmaya çalışıyordu. Her türlü tebriğin, gazete haberinin her ama her şeyin yanında bir insanın annesinin çocuğu ile duyduğu gururu ağlayarak anlatması kadar sevginin taştığı ve bitip bitip tekrar yaratıldığı bir an daha olamaz diye düşünüyorum.
Tüm bunlar olduğu anlarda ve sonrasında bu akşam yine çalıştım. Ama saat 22:00 de beni almaya gelen eşime doğru yürürken yağmurun keskin bir rüzgar ile vurduğu yüzümdeki gülümsemeyi artık bir kitapçıda kitabımı gördükten sonra yüzümde oluşacak gülümseme ile değiştirmek isteyerek o saatten sonra Beyoğlu’na gitmeyi eşime teklif ettim.
Hızla yağan bir yağmurda kaloriferin soba gibi sıcak üflediği arabamızda, camlarımızın birer parmak açıklığından kollarımıza vuran yağmur ile, radyo 91.0 da son zamanlarda popüler insanların kirlettiği eski şarkıları gerçek sahiplerinden dinleyerek Beyoğlu’na vardık. Otoparktan çıkıp da Büyük Londra Oteli’ni gördüğümde eşime ‘’bak’’ dedim, işte kendimi bir tek burada Paris’de gibi hissedebiliyorum. Birlikte Pera Palas’in aslında Eyfel Kulesi olduğunu hayal ederek, elele ve ıslanarak bizi çağıran bir melodiye doğru hızlı hızlı yürüdük. Ben her zaman yaptığım gibi huzurum ile mutluluğumun ender olarak kesiştiği bu anı hep hatırlayabilmek adına kendime küçük bir hediye aldım. Bu arada duyduğum enfes kahve kokusu ve noel arefesinin kırmızı yeşil renklerinin bana verdiği enerji ile gecenin bir yarısı Beyoğlu’ndaki bütük kitapçılara girip kitabımı sorduk durduk. Ve hala henüz görememişken eve dönmek üzere yola çıkarken duyduğum en son melodi Sezen Aksu’nun tarifsiz yorumundan duyduğum bir Çeyrek şarkısı idi: ‘’Sigaramın dumanına sarsam saklasam seni…’’
Tüm bunlar olup biterken, kitabımı göremediğim bir günün sonunda ben sigaramın dumanına saklamak istediklerimi düşünürken, aslında bir hikaye yazmak için beklettiğim, ama kendi hikayesini bugün kendi kendine yazan uğur böceklerim aklıma geldi. Kendisini üzen bir uğurböceğinin, aslında şekerden yapıldığını, tatlının insanı mutlu ettiğini bu yüzden de şekerden yapılan bir uğur böceğinin onu mutsuz etmesinin imkanı olmadığını, aksine mutlu ettiğini kanıtlamak için arkadaşıma yaptığım bu uğur böcekli cupcake ler, bugün sonunda arkadaşımı çok mutlu etti. Bana da mutluluk kokan bu günün bütün detalarını size anlatmak kaldı geriye…
Malzemeler;
100 gr tereyağ
¾ su bardğı toz şeker
2 büyük yumurta
1.5 su bardağı un
1 paket kabartma tozu
40 gr. Bitter çikolata
Hazırlanışı;
Fırın ısınızı 200 dereceye getirin. Bir tencerede tereyağı ve bitter çikolatayı karıştırarak eritin. Ayrı bir kapta yumurta ile şekeri iyice çırpın, ardından tereyağ ve çikolata karışımını ekleyin. En son un ve kabartma tozu ekleyip muffin kabının ¾ unu dolduracak şekilde fırınlayın. 15-17 dakika sonra cupcakeler hazır. Süslemek için de hayal gücü size kalmış…
Aşkın kuralı var mıdır? Ya da kuralı bırakın aşkta mantık var mıdır ki? Kendinden 30 yaş büyük birine aşığım diyen birinden ne kuralı ne mantığı bekleyebiliriz. Senelerce tek bir bakışını bekleyen bir platoniğin, yüzbininci kez af dileyen bir erkeği affeden kadının, ya da hala aynı insanı senelerce unutamamış bir insanın boğazındaki düğümden başka birşey değildir ki aşk. Mantığı olmadığı gibi acısının boyutu da yoktur, nerenizi acıtacağı da belli değildir. Bir bakarsınız aşk sizin anlayamayacağınız, asla yapamam dediğiniz birçok tavrı, düşünceyi bir başkasına defalarca yaptırabiliyor. Ya da yapmam dediğiniz şeyleri gün gelip de kapınızın önüne koyuveriyor. Bir gün bir ikinci olur bal gibi de kabul eder beklersiniz, gün gelir aşk sizi esir alır, elinizi kolunuzu yönetir de nereye koyacağınızı bilemezsiniz.
Bu durumda bir çapkına, yaşça büyük birine, en yakın arkadaşımızın sevglisine, ya da 30 yıllık evlilik ve 2 torundan sonra bir başkasına aşık olabiliyor isek neden aşkımıza bu kadar sahipsiziz? Neden aşkımzın önünde eğilip ondan özür dileyemiyoruz?
Etrafımız gururunu aşkından üstün tutan ya da tuttuğunu sanan insanlarla dolu. Halbuki sevdiğim adamın gözlerinin içine bakıp herşeyimle ona teslim olduğumu söylememi nasıl gururumla aynı teraziye koyabilirim ki? Seviyorum, aşkından da ölüyorum ama bunu söyleyemiyor ya da birtakım hesaplar uğruna söylemiyorum neden ki? Ya da çok haklı olduğum bir kavgada, nasıl olur da özür dileyip sevdiğimin kollarına kendimi bırakmam da için için ağlar bu aşkı zedelerim? Ben aşkın olduğu yerde diğer hiçbir duygunun yeri olamayacağına inanıyor ve bunu da ne olursa olsun savunuyorum. Mantığı olmayan bir duyguya neden mantık sığdırmaya çalışıyoruz hiçbir zaman anlayamadım. Ne hissedersem onu söylerim, başka duygular ile kıyaslayıp aşkımı, elime ne geçirebilirim ki hayatta.
Aşkınızı ilk önce kendinize itiraf edin, eğer inanıyorsanız da bir dakika bile içinizde saklamayın. Gidin sevdiginiz insanın karşısına, ben sana aşığım, bakışlarındaki sıcaklık beni kavuruyor deyin, sabahlara kadar uyuyamıyorum seni düşünmekten, söylediğin herşeyin altında bir mana anlam arıyorum deyin, ne diyorsanız deyin yeter ki suskun kalmayın. Varsın karşılıksız olsun aşkınız, söyleyemeyip var olmayan birşeyi aşk sanıp yaşamaktansa, reddedilin ya, aşk gibi bir mantıksızlığın yanında reddedilmenin önemi ne olabilir ki? Aşık olabiliyorsunuz ama reddedilmekten mi korkuyorsunuz? Çok komik…
Dışarıda nasıl bir fırtına, yanınızdaki aşka sarılmalık, uzaktaki aşka telefon açıp kısık sesle şiir okumalık. Hatta hatta sımsıkı giyinip birlikte ıslanmalık.Alın size afrodizyak bir tarif, pişirin yedirin, aşksız kalmayın!
Bu yazı da aşık olup itiraf edemeyenlere cesaret olsun
Malzemeler
3 yumurta
1.5 bardak toz şeker
2/3 paket tereyağı
1 su bardağı süt
3 su bardağı un
1 paket kabartma tozu
1 su bardağı damla çikolata
Sos için;
½ su bardağı krema
½ paket bitter çikolata
Hazırlanışı
Fırını 180 derecede ısıtın. Şeker ve yumurtayı krema kıvamına gelinceye kadar çırpın. Ardından oda sıcaklığındaki tereyağını ekleyip çırpmaya devam edin. Sütü ekleyip karıştırın. Un ve kabartma tozunu da koyup kek hamurunu tamamlayın. Son olarak damla çikolatayı de ekleyin. 180 derecede 45-50 dakika pişirin.
Benmarida erittiğiniz sosu sıcakken üzerine dökün.

Yaz bitti yine mevsim sonbahar demiş şair… Meyveler çiçek açtı, doğa uyandı, bahar geldi derken nasıl karşıladığımızı anlamadığımız yaz, yine içine sığdıramadığımız bir sürü heyecanla birlikte kaybolup gitti. Eylül’ün ilk zamanlarındaki huzursuzluğumuz, eksik bıraktığımız bir yazın burukluğu mudur, yoksa karşılayacağımız serin kışta içeceğimiz çorbaların hayalideki heyecan mıdır bilemedim. İşte bu yüzden de yıllardır eylül ayında hissettiklerimi adlandıramadım. Oysa şimdi hissettiklerimi yazabildiğim, yazdıklarımı da paylaşabildiğim burada biraz eylül anlatsam fena mı olur?
‘’Eylül’’ kelimesine alışana kadar ağacın arka dallarında kalıp güneşe uzanamadan yere düşmüş sarı yapraklara benzetirim kendimi. Oysa ben kızıma en çok Eylül adını koymak isterdim bir dahaki yaza kadar yanımda ilk küskünlüğümü bir tek eylül paylaşıyor diye. Çünkü ben bir eylül akşamında tüketildim, elinden oyuncağı alınmış bir çocuk gibi terk edildim. Daha serinlememiş bir mevsimin yazdan kalma bir akşam vaktiydi her şeyin yerli yerinde olduğu Bebek sahilinde. O kocaman sarı kumlarda sırayla havalanan binlerce kuş gibi içimdeki çığlıkla da her şey havalandı uçtu gitti. Bana da geride kalanları toplamak çıktı kaderin tombala kesesinden.
Sonra üzerinden 20 koca sene geçti o Bebek akşamından. Ben ilk önce büyümeyi, büyürken de olgunlaşmayı öğrendim tıpkı bahar dallarındaki çiçekler gibi. Arada yaşadığım her şey bir her bir öykümün ayrı ayrı kelimelerini oluşturdu. Bir de bana benden bir fazla papatya daha kattı. Herkesin istisnasız sahip olduğu çok doğal şeylerin neden bende olmadığını anladıktan sonra benzerlerini koymaya çalıştım hayatıma. Her bir benzeri özü kadar acıttı beni. Sonra, 30 sene sonra bir baktım ki hayatımda o özlerden de yokmuş aslında. Geride kalan bir avuç masalmış sanki geceleri usul usul kulağıma okunan.
İşte ben bir eylül akşamından diğer eylül akşamlarına kadar umutsuzluklardan umut türetmeyi öğrendim. Bazen hüzünlü bazen huzurlu öyküler paylaşıp yemekler ikram ettim. Ama Eylül yazım da birbirine ekleyemeyeceğim kelimelerle dolu bir hüzün oluşturduğundan yazılamayan yazım olarak kaldı gitti. Bu eylül yazısı boğazımda yutamadığım bir lokma alarak havada asıldı kaldı. Zaten en sevdiğim meyve şeftali de geçecek eylül bitene kadar. Bari bir dilim şeftalili kek ile uğurlamalı bu eylülü bir dahaki seneye…
Malzemeler;
—2 su bardağı Nesfit
— 1.5 su bardağı yağsız süt
—1.5 su bardağı un
—1/4 su bardağı şeker
—1 paket kabartma tozu
—1 yumurta
—1 büyük şeftali
—2 tatlı kaşığı tarçın
—1 avuç ufalanmış ceviz
Hazırlanışı;
1-Fırınınızı 200 dereceye getirin
2- Nesfit ile sütü bir kâsede karıştırın.
3- Un, şeker, tarçın ve kabartma tozunu harmanlayın
4-Şeftaliyi doğrayıcıda püre haline getirin ve yumurta ile birlikte Nesfitli karışıma ekleyin.
5-Her iki karışımı birbirine ekleyip çırpın
6-Kek kalıbına dökün
7- Batırdığınız kürdan temiz çıkana kadar yaklaşık 20-25 dakika pişirin.

Sürgün verirdim senin yüreğinde
Körpe bir güldüm elinde
Kopardın çok zamansız
Evcil değildim ben
Soldum ergenken
Veren Allah alır
Gülün hatırı kalır
Artık erkeğim değilsin
Başka kadının var
Ayak seslerini, sık nefeslerini
Akşam ayıp heveslerini
Bazen ağzımda bulurum
Dudak izlerini
Oysa sen benim hakkım değilsin
Başımda göçebe kuşlar
Yalandı aslında suçlar
Sana göre değildim, çok kısa sevindim
Dilsiz bu taşlar
Yalandı aslında bütün suçlar
Bazı sabahlar dilime bir şarkı takılmış şekilde uyanırım. Sebebini hiç bilmedim ve ruh halimle hiç alakası olmayan bu şarkılar bir tekerleme gibi öğlen hatta bazen akşamüzerine kadar aklımın bir köşesinde tekrar eder durur. Yaptığım işe olan konsantrasyonumu kaybettiğim ama sabahki şarkıyı hala söyler bulurum kendimi. Bunu alt- üst beyin, bilinçaltı gibi şeylerle açıklıyorlar muhakkak ama işin bilimsel yönünden çok sanatsal yönü ilgimi çekiyor benim.
Saatin öğlene yaklaştığı şu dakikalarda bu şarkı hala dilimdeyken içinde bulunduğu ruh halini bu kadar mükemmel bir şekilde kelimelere dökebilen bu kadın benim aklımı fikrimi ve hayret sınırlarımı her zamanki gibi yine yerinden oynatıyor. Hemen her şarkısında benim anlatmaya çalıştığım ama hep tıkandığım bütün düğümleri kolayca açıp birbirine bağlayan dizeleriyle bu kadar da olmaz dedirten bu kadını bizim milletçe değil tüm dünya insanları olarak yüksek bir tahta oturtup her sabah önünde sayı duruşları falan yapmamız gerekiyor ya. Biz ancak Çeşme’de yediği yemekle onu gündeme getirebilen bir milletiz. Hâlbuki bir durum karşısında dile getirdikleri aynı durum karşısındaki milyonların ortak dili olabilen bir kadın için söylenecek şeyimiz bu kadar az m?
Ben de sabahtan beri düşünüyorum, nasıl yaşanmışlıklardır bir kadına bunları yazdıran. Küçücük savunmasız yüreğindeki yıkım kaç yıl daha ayakta tutmuştur onu ki bugüne gelebilmiştir başka dizelerle? Aldatılmış mıdır yoksa hayat mı ayırmıştır onu erkeğinden ki başka kadınınıdır artık erkeği? Sanki bugün olsa nokta koyabilecekken sadece kendi deyimiyle körpe olduğu için virgül konulmuş bir aşkın kadınıdır. Geçmişten kalan sadece acı ve üzeri sarılmış fakat hala kanayan bir yaranın sızısıdır. Sanki cumbalı bir evde yeşil kafeslerin ardında camda oturur da bu şarkıyı söyleyip ağlar akşamüstleri usul usul. Bu hikâyeye şahit olmuş herkese güçlü görünür de bir kendiyle baş başa kaldığında yıkılır hayata, çaresizliğine. Aşk acıdan başka bir şey değildir onun kendi deyimiyle körpe yüreğinde. Daha başka aşklar ve o aşkların acılarını yaşasa da bu küçük kadın hala her gece ayak seslerini, sık nefeslerini nasıl duyar bu adamın? Ve kendi kendi ile baş başa kalıp kimseye hesap vermemesi, utanmaması gereken o en özel anlarında bile dudak izlerinin hala nasıl hakkı olmadığına inanır bu küçük masum kadın? Bu kadar mı dürüst bir aşıktır?
Ben şükür ki sevdiğim adamla evliyim, yani erkeğim hala benim erkeğim. Buna rağmen sabah sabah bu kadın beni bu kadar etkiledi ya, erkeğini kaybeden kadınları ne kadar etkiler bilemiyorum… Ama ona âşıkken onu kaybetseydim acımı bu kadar güzel anlatabilir miydim onu da sanmıyorum. Fakat benim başka acılarımı tam da anlatamadığım gibi anlatan, bu dizeleri de hayranı olduğum Goran Bregovic’in eşiz Balkan müziği ile kusursuz birleştirip beni büyüleyen bu kadının dizelerinin önünde saygı ile eğiliyorum. Ve iyi ki bu kusursuzluğu kendi kalemimce ve meyve parçalı likörlü kek ile sizlerle paylaşabiliyorum.
Malzemeler;
1 Su bardağı kuru üzüm
½ Su bardağı 1 cm küpler şeklinde doğranmış kuru kayısı
½ Su bardağı 1 cm küpler şeklinde doğranmış kuru incir
½ su bardağı portakal likörü
8 yemek kaşığı oda sıcaklığında tereyağı
½ su bardağı esmer şeker
3 büyük yumurta
3 su bardağı un
1 paket kabartma tozu
1 paket vanilya
1 tatlı kaşığı tarçın
1 tatlı kaşığı yenibahar
1 tatlı kaşığı zencefil
1 su bardağı soğuk süt
Hazırlanışı;
1-Kuru meyveler ile likörü bir kaba koyun.
2-Tereyağı ile şekeri mikser ile iyice çırpın.
3-Yumurtaları teker teker ekleyip çırpmaya devam edin.
4-Ayrı bir kapta kuru malzemelerin tümünü; un, kabartma tozu, vanilya, tarçın, yenibahar ve zencefili elekten geçirip iyice karıştırın.
5-Kuru malzemelere tereyağı-şeker-yumurta karışımını ekleyip çırpın.
6-Sütü de azar zar ekleyip kek hamurunu elde edin.
7-En son meyveleri ekleyip karıştırın.
8-Önceden ısıtılmış 180 derece fırında 50–55 dakika pişirin.
Not: Tarifin orijinalinde;
1-Likör değil konyak vardı
2- Kuru incir değil hurma vardı
3-Pişirme işlemi fırında değil ocakta, benmari usulü 3,5 saatte gerçekleşiyordu.

Özel günlerde çekilen fotoğraflardaki eksik insan sayısı kadardır yalnızlığımız. Çocukluk anılarımızın her birini oluşturan ve yıllar sonra detayları ile bize anlatan insanlar eksildikçe, her bir anı gün be gün flulaşır sanki. Bir gün kırmızı entarili bir kız çocuğu iken, annemizin yüzündeki çizgiler kendimize getirir bizi, o an fark ederiz ‘’anne’’ olduğumuzu. Küçücük bir melekken figüranlığı yaşatan hayat, bir gün olur bizi başrolün tam da ortasına koyar kameraları ve ışıkları ile. Ne ‘’Stop!’’ diye bağıran kurtarıcılar vardır sıkıştığımızda, ne de çekip gidebileceğimiz başka hayatlar, başka filmler…
Zaman hiç geçmeyecek, roller hiç değişmeyecek sanırız hayatta. Biri kalem kutumuzu kırar, ağlayarak eve geliriz, annemiz gider bize yeni bir kalem kutusu alır. Bizim için hayatta o günkü sorun kalem kutusunun kırılması değil, annemize nasıl söyleyeceğizdir aslında. Çünkü söyledikten sonrası zaten çözülür. Anne bize ya kızar, ya bizi haklı bulur, ama tıkanıp kaldığımız o en büyük düğümün karşısında, bizden başka birileri vardır işte o düğümü boğazına alıp bizim yerimize yutkunamayacak. Biz rahat rahat yutkunuruz anneye hesap verip en büyük görevimizi gerçekleştirdikten sonra. Oysa ‘’büyümek’’ denen olgunun tam da karşısında çırılçıplak kalırız bir gün. Bir bakmışız ki roller değişmiş, artık hayatımızda düğümleri çözebilecek bizden başka kimse yok. İşte o anın şaşkınlığı ile yapılan hatalar bütün hayata malolur aslında. Hayatta öğrenmemiz gereken, aciz olduğumuz zamanlarda hata yapmama lüksümüzdür bir tek belkide.
Herkesin hayatında başaramadığı başarısızlıklar, kazanamadığı zaferler vardır oysa ama o fotoğraf eksilmeden önce biz başımıza bu başarısızlıklar gelmeyecektir diye gururla bakarız hayata. Figüran olan birinin başrole geçme olasılığı ne ise, biz de o olasılık ile bakarız dünyadaki sorunların tam da göbeğine. O gerçek dünya karşımıza çıktığında da ne biz zafersizlikleri rahatça giyebiliriz üzerimize, ne de o başrolü yaşayan anneler kabullenebilirler çocuklarının zafersizliğine. İşte tam da bu zamanda, o zafersizliğin kendi başlarına gelmeyeceğini sanan diğer figüranlar, hep figüran kalacaklarını zannedip hata yaptıkça yapar, ama hep başkalarına yuttururlar o koskoca düğüleri. En sonunda da böyle dizelerce yazı yazan insanlar çıkar ortaya nerden ilham aldığını anlatamayacak kadar bıkkın.
Gerçekle çırılçıplak karşılaştığımız gün, işte o fotoğraftaki insanların birer birer hayatımızdan çekip gittiği anın ta kendisidir aslında. Bizim hayatımızda ölen, ya da başka sebeplerden hayatımızdan çıkan halaların, teyzelerin yerine, biz başka başka miniklerin fotoğraflarında hala ya da teyzeyizdir artık, ne kadar kabullenmek istemesek de…
Aynı evi paylaşan sıkı dostlukların sona ermesi ile yavaş yavaş bizi alıştıran yalnızlık bir gün aynı anneden doğan iki kardeşin bile birbirlerinden kopmasını usul usul izletir biz gönlü geniş insanlara. Taaa en başında yıllarca konuşup kabullenemediğimiz insanları bir kalemde nasıl silip attığımıza kendimiz bile şaşırırız eğer bu yalnızlığa alıştı isek. Ki hayat insana neleri alıştırıyor ki en çok biz biliriz.
Yıllar önce çekilen bir fotoğrafı bugünkü fotoğraf ile karşılaştırdığımızda elimizde kalan kadar yalnızızdır işte. Hayatta ananeleri, babaanneleri ve dedeleri bile hayatta olan ve ailelerinden hiç kayıp vermemiş insanlardır işte o çocukluğunu hala doyasıya yaşayabilenler. Çünkü hala 20 sene önce anlatılan bir anıyı, oyuncuları ile birlikte yaşayabiliyordur koca hayatında. ‘’Biz eskiden’’ diye başlayan tüm cümleleri kurabiliyorken, ben onları ‘’Ben eskiden’’ diye başlayan cümlelerle seyrederim yarı kıskançlık yarı içimdeki isyanlarla.
Fotoğraflara bakıp bakıp yazarım sonra tek tek anılarımı bir varmış bir yokmuş diye.
Sonra da bu cümlelerde kendilerini bulan bir sürü başrol oyuncusuna ikram ederim bir dilim muffin ile.
Malzemeler;
3 adet yumurta
1,5 bardak toz şeker
175 gr margarin
1 ay bardağı sıvıyağ
1 su bardağı süt
1 çay bardağı yoğurt
2,5 su bardağı un
1 su bardağı kakao
1 paket kabartma tozu
1/2 paket rendelenmiş bitter çikolata
Hazırlanışı;
1-Bütün malzemelerinizi oda sıcaklığına gelmeleri için yaklaşık 30 dakika önceden dolaptan çıkarın.
2-Fırın ısınızı 175 dereceye getrin.
3-Yumurta ile toz şekeri 10 dakika kadar eker eriyip krema kıvamına gelene kadar iyice çırpın.
4-Margarin, sıvıyağ, süt ve yoğurdu ekleyip çırpmaya devam edin.
5-Un, Kakao ve kabartma tozunu aynı anda ekleyin ve çok fazla çırpmadan, sadece kek hamuru oluşana kadar karıştırın.
6-Yağlanmış muffin kalıplarınıza kek hamurunu bölüştürün ve üzerine rendelenmiş çikolatayı serpiştirin.
7–30–35 dakika, batırdığınız kürdan temiz çıkana kadar pişirin.
Not: 1-Margarin kullanmak istemiyorsanız margarin+1 çay bardağı sıvıyağ yerine 1 su bardağı sıvıyağ kullanabilirsiniz.
2-Kürdan, rendelenmiş çikolatadan ötürü tertemiz çıkmayacaktır, sadece içinin piştiğinden emin olunca fırından çıkarabilirsiniz.

Ben doğduğum andan 2,5 seneki o ilahi geceye kadar bir an bile susmadan sürekli ağlamışım. Gecelerini annem beni sallar babam uyur, sonrasında babam beni sallar annem uyur şeklinde geçiren ebeveynlerim hayatlarının toplam yaşlanma ortalamalarının hemen hemen yarısını o zaman yaşamışlar. Hatta bir gece sinir krizi geçiren babamın beni havaya kaldırıp bağırması sonucunda annemin tam da boşlukta beni yakaladığı ve şu kutsal hayatımı yaşamama vesile olduğu rivayetler arasındadır. Ağlamaktan çatlayan ve kanayan göbek deliğim, 3,5 kilo olarak dünyaya gelişimden sonraki 2. ayda hala 3,5 kilo olmam gibi sebeplerden ötürü aşındırdıkları doktor amcalardan bir tanesi, daha ben annemin kucağında bekleme salonunda iken çıkardığım seslere dayanamayıp annemleri kovmuş. Konu komşu, akrabalar, arkadaşlar Ve tam 2,5 sene sonra o ilahi gecede ben sallarken uyuyakalan annem, uyandığında benim ağlamadığımı görünce uyku sersemi benim öldüğümü zannedip ağlamaya başlamış. Ağlama sesine uyanan babam da eğilip nefesimi dinlemiş. Ölmeyip uyuduğuma karar verdiklerinde ise ya uyanırsam diye heyecandan sabaha kadar başımda beklemişler. Hatta ertesi gün de geceyi zor etmişler ben uyuyacak mıyım acaba diye. Gece olup da uykuya daldığımı görünce de mutluluktan ne yapacaklarını şaşırmışlar.
Dünyaya gelmeyi herhalde istememiş olan bebek ben, dünyanın ne olduğu hakkında fikir sahibi olmaya çalışan çocuk ben olma yolunda da ağlama konusunda aynı azmi devam ettirmiş, günün çeşitli anlarında çeşitli şeylere ağlayarak etrafımdaki herkesi bir güzel bezdirmiştim. Pedagoglar, büyükler, kitaplar, hiçbiri ağlamama çare bulamamıştı. Annem o kadar çok sıkılmıştı ki benim ağlamamdan, ben ağlayacağım zaman beni odama götürür, içindeki siniri dişlerinin ısırdığı dudaklarının arasından kelimelere döküverirsin: ‘’Ağlayacak mısın kızım? Bitince beni çağır oldu mu güzel evladım!’’
Bu kadar çok ağlamak için de metabolizmadan enerji tüketilmesi gerekiyor değil mi? E haliye ben de çok ama çok zayıf bir çocuktum. Charles iş başında dizisinden görüp istediğim strech kot pantolonu almasına almıştı annem bana ama bende strech durmuyordu. Ben bu duruma ağlıyor, ağladıkça kilo veriyor, kilo verdikçe pantolon daha bir olmuyordu. Okula giderken bacaklarım kalın olsun diye üst üste 2 tane külotlu çorap giyer, kot pantolonumun altına eşofman giymeden çıkamazdım.
Bütün bu zayıflığıma rağmen bir de uzun olan boyum işleri daha da kötüleştirmiş beni hastalıklı bir insan tipine sokmuştu.
O zamanlar en büyük gençlik bunalımım olan kilomun şimdilerde özeneceğim bir şey olacağını nerden bilebilirdim? Her şey Üniversite ile birlikte işe başlamam ile gelişti. Masa başında geçirilen saatler, araba alınması ile yok olan yürüyüşler ve zamansızlıktan yenen fast food lar sonunda beni önce balıketine sonra hafif kilolu halime getirdi.
İlk başlarda balıketi kıvamına geldikçe rejim yapıyor, birkaç kilo verdikten sonra eski yaşamıma devam ediyordum. Ama sonraları büyüyen midem ve açılan iştahım bu programımı bir güzel bozuverdi. Bütün gün oruç tuttuktan sonra iftarda bir adet hamburger menüyü bile bitiremeyen insandan hamburgerin yanında tavuk parçaları, oradan da üzerine tatlı şeklinde eklemelere giden bir insana dönüştüm.
‘’Ay olsun boyun uzun’’, ‘’Göstermiyorsun’’ , ‘’Kilo eşit dağılmış, en azından basenlerin yok’’ lafları beni az bir süre oyalayabildi. Hele ki 1 sene önce sigarayı da bırakmam ile eklenen kilolarım sonucu telafisi imkânsız hasarlara doğru yelken açtı.
Hemen, acilen bir beslenme uzmanına gittim. Kilolarımın eşit dağıldığını, spor yapmamdan ötürü kas oranımın iyi olduğunu, metabolizmamın bir erkek gibi hızlı çalıştığı gibi pozitif duruma hazırlama laflarından sonra kendisi gerçeğe geldi. Maksimum kilo sınırımın 8 kilo üzerindeydim. Acilen verilen bir beslenme programı, desteklenen egzersizler ve bitkisel destekler ile bugüne geldim. Tam 10 kilo vererek maksimum Sınırımın altına indim ve ortalama kiloya yaklaşmaya çalışıyorum.
Bu süreçte de hepinizin tahmin edebileceği gibi beslenmeyi en baştan öğrendim. Şekerin vücudumda yarattığı tahribatları, beyaz un’un aslında ne olduğunu, beslenme ile abartma arasındaki farkları gün be gün öğrendim.
İlk başlarda hayatımın sonuna kadar vedalaşacağımı sandığım tatlılara şimdilerde hafif ve sağlıklı reçeteler ile ulaşmaya çalışıyorum. Tam da bu günlerde diyabetik tarifler konulu etkinlik benim ne kadar hoşuma gitti artık tahmin edebiliyorsunuzdur.
‘’Üç Beyazsız Hamur İşleri’’ isimli kitaptan öğrendiklerimce kendi kendice uydurduğum diyet, hafif hamur işlerimden hangisini görücüye çıkarsam diye düşünürken bugün canımın çok fazla Portakal Ağacından görüp de diyete çevirdiğim havuçlu kek çektiğini fark ettim.
(Not: Kek daha düşük kalorili olsun diye sıvı tatlandırıcı ile yapmayı denedim, fakat kekin puf puf olup güzel kabarmasını sağlayan en önemli etken yumurta ile şekerin uzun uzun çırpılması olduğundan, sıvı tatlandırıcı ile çırpılan yumurta aynı kabartma etkisini yaratmadı. Toz halindeki tatlandırıcı da keke hemen hemen aynı etkiyi yaratarak, sanki bütün havası çekilmiş gibi keki adeta kuruttu. Bu yüzden en azından bir adım daha sağlıklı olması açısından esmer şekerde karar kıldım)
Malzemeler;
4 adet yumurta
3/4 su bardağı esmer şeker
2 adet rendelenmiş havuç
1 avuç iri kırılmış ceviz
2 su bardağı tam buğday unu
1 tatlı kaşığı tarçın
1 paket kabartma tozu
Hazırlanışı;
1-Fırının ısısını 175 dereceye getirin.
2- Şeker ve yumurtayı iyice çırpın.
3-Karışıma ceviz ve havucu ekleyerek çırpmaya devam edin.
4. Tam buğday unu, kabarma tozu ve tarçını birlikte ekleyip karıştırın.
5.Yağlanmış ve unlanmış kalıbınıza kek karışımını döküp 40-45 dakika pişirin.
Yakın tarih beni hep çok heyecanlandırmıştır İstanbul’un muhteşem restroranlarına dönüşmüş güzelim köşklerinde vakit geçirirken, ya da görüp tarihini merak ettiğim bir yapıyı araştırırken okuduklarım ve gördüklerim hakkında fazlasıyla hayale kapılırım. Hele Osmanlı Tarihi hakkında, içinde hiçbir görsel tasvir bulunmayan bir kitap okuyorsam, okuduklarımı betimlemek adına zihnimde o kadar farklı şeyler kurarım ki, bazen kurduklarıma ben bile inanamam. Bu yüzden hani şu filmlerde olduğu gibi, ya da masallarda lambadan çıkan cinin sorduğu gibi bir dilek hakkım olsa kısa bir süre de olsa geçmişte yaşayabilmek benim tek kullanmak istediğim dilek olurdu. Ama tek bir ayrıntı isterdim bu dilekten, o da geçmişe belli bir süre için gittiğimi bilerek geçmişte yaşamak.
En çok cumhuriyet dönemi İstanbul’unu gözlerimle görmek isterdim. Hayal bu ya, Şişli’de kocaman bir köşkte 3. kuşak ailesi ile birlikte yaşayan bir Osmanlı Sadrazamının en küçük torunu olmak isterdim.Küçüklüğümü dedemden padişahın anılarını dinleyerek geçirmiş, eğitimimi de babamın isteği ile Fransa’da tamamlamış, yurda henüz dönmüş 22-23 yaşlarında bir küçük hanımefendi olurdum. Kişisel giyim ve kitap alışverişim için çokça gezer en çok da lacivert tayyörümün üzerine Paris’ten aldığım en sevdiğim şapkamı takardım. Kışın paltomun belindeki kuşağı moda icabı iyice sıktırır, bileğimde biten botlarımın topuklarını da hergün cilalattırırdım. Eğitimim sırasında ihmal ettiğim ama hep tamamlamak istediğim Türk Edebiyatı koleksiyonuma en baştan başlayabilmek adına muhtemelen Şemsettin Sami’nin Taaşşuk-u Talat ve Fitnat adlı eserinin sayılı olan orijinal baskılarından birini benim için temin eden aile dostumuz yadigar Hüseyin Efendi’nin dükkanına gitmek için Pera’ya inerdim. Bu yolculuk esnasında en çok dikkatimi çeken şey 2000 li yıllarda çarpık çurpuk binaların kirlettiği İstanbul’un o günkü mimarisinin nasıl olduğu olurdu. Bugünün binalarının yerinde neler olduğu ya da bugün bakımsızlıktan ağlayan güzelim binaların o günlerde nasıl göründüğü hakkında her türlü detaya bakardım. Yolda gezinen insanların ne giydikleri ya da birbirlerine nasıl hitap ettikleri, alışveriş dükkanlarındaki dekorasyon ve kocaman pastanelerin vitrinlerindekiler fotoğraflayıp bugüne getirmek istediğim şeyler olurdu. Haaa bir de elimde bir video kamera ile Suriçi’ne girer, Edirnekapı’dan Beyazıt’a, Sultanahmet’den Eminönü’ne her yeri ağır ağır kayda almak isterdim. En çok da Yeşilköy’ün adının Ayestefenos olduğu zamanlarını Halit Ziya Uşakligil’den dinler gibi görmek isterdim.
Kitabımın ilk sayfalarını karıştırmak adına çay içmek için en çok huzur duyduğum yere Pera Palas’a giderdim. Gıcırdayan parkelerinde nazik bir garson eşliğinde masama kadar yürüyüp çayımı ısmarlardım. Çayım tıpkı Paris’deki gibi küçük bir demlikte servis edilir ve tabiî ki yanında süt isteyip istemediğim sorulurdu. Ve ben bu çayın yanında muhakkak bir dilim çikolatalı kek istedim.
Ve tüm bunlar olup biterken fonda Josephine Baker çalardı…
(NOT: Bu keki 3 aydır görmediğim kuzenimi ziyarete giderken götürmek için pişirdim. Güzel bir görüntü elde etmek için tart kalıbında pişirip, meyve için kalan boşluk kısmını da damla çikolata ile süsledim.Hediye götürülmeyecek bir kek olsa idi eşimin dediğine göre çikolata ile süslediğim boşluğa sıcak çikolata sosu döksem harika olurmus)
Malzemeler;
3 adet yumurta
1.5 su bardağı toz şeker
1 su bardağı sıvı yağ
1 su bardağı süt
3 su bardağı un
1 paket kabartma tozu
4 çorba kaşığı kakao
2 su bardağı damla çikolata
1 yemek kaşığı pudra şekeri
Hazırlanışı
1-Fırının ısısını 175 dereceye getirin.
2-Yumurta ile şekeri iyice beyazlayıp kabarana kadar yaklaşık 8/10 dakika çırpın. Okuduğum kadarıyla kekin güzelliğinin en büyük sırrı bu aşamayı uzun tutmakmış.
3-1 su bardağı yağı ekleyip karıştırın.
4-1 su bardağı sütü ekleyip karıştırın
5-3 su bardağı unu ile birlikte kabarma tozunu da ekleyip karıştırın
6-Kakoyu da ekleyip karıştırın.
7-1 su bardağı damla çikolatayı ekleyip bir kaşık yardımı ile karıştırın.
8-175 derece ısıtılmış fırında 40-45 dakika pişirin.
9-Kalan 1 bardak damla çikolata ve pudra şekeri ile kekin üzerini süsleyin



YORUMLAR