Arşiv: 'Tatlı Öyküler' Kategorisi

Beni bu sıcak havalar mahvetti…

 

rulopastak1.jpg

 

Bu kabaklı börekden de sıkıldık dedğinizi duyar gibiyim. Ben de çok sıkıldım ama elimden birşey gelmiyor ki… Sıcaklı geldi geleli cacık ve karpuz ile beslenen bedenim birşey arzulamıyor ki mutağa gireyim. Sürekli bulantı, sürekli isteksizlik. Böyle olunca da ne özel şeyler pişirebiliyor ne de fotoğraflayabiliyorum. Yaşamak işin mutfağa giriyorum o kadar. Onda da en güzel menü yengemin çocukken çok sevdiğimiz için sürekli yaptığı kırmızı pilav (domatesli pilav), karpuz, beyaz peynir, yoğurt hadi bazen de patlıcan kabak fasülye..

‘Beni bu sıcak havalar mahvetti…’ öyküsünün devamı »»»

Cemre Düştü


Sadece kuruyemişçilerde satılan lacivert-gri ambalajlda Algida yapımı KOKO pastaları bilir misiniz? Eşim gibi ‘’hayır’’ cevabını veren herkesi meraksız ilan ediyorum hararetle. Bir çocuk nasıl olur da gördüğü değişik bir aburcubur pakedini almaz yemez diye soylenerek gece gece tutuyorum eşimin elini ve doğru açık bir kuruyemişçi bulmak üzere karanlık sokakların yolunu tutuyorum.Tam önünden geçtiğimiz ilk kuruyemişçinin camının hemen önündeki sepette beni beklerken buluyorum KOKO ları. Ben mi tuhafım acaba diye düşünüyorum adam aldıklarımızı hesaplarken. Raflarda adı sanı garip herşeyin tadını biliyorum çünkü; leblebi helvası, dut pekmezi, sucuklu lokum, susamlı fıstık, mabel ciklet, üzüm pestili…

‘Cemre Düştü’ öyküsünün devamı »»»

Kısaca ”Bugün”


Daha yaşım gelmemişti ve ehliyetimi almamıştım ki, o; kapımın önünde birlikte geçireceğimiz uzun zamanlar için beni bekliyordu. Çünkü annem her zaman ‘’araba kızların evi gibidir, kapısını kilitlersin, kendini evde gibi güvende hissedersin’’ derdi. Bu sebeple de 11 yıl önce tam 900 TL vererek almıştı o küçük yeşil Uno’yu bana. Uno dediğime bakmayın, İtalyan yapımı 1200 CC, tabir-i caizse ‘’kız gibi ‘’arabaydı, tertemiz… VRR plakalı Uno’m beni hergün 33 km uzaklıktaki okuluma, oradan işyerime ardından gece yarısı evime götürüyor, bana arkadaş oluyordu. Küçük bir teybim, kutularının içine torpidoya özenle dizdiğim kasetlerim, ve aynama taktığım kokulu ayıcıklarım ile tam bir evdi benim için bu araba.

‘Kısaca ”Bugün”’ öyküsünün devamı »»»

Anlatamadığım elmalı ayva tatlısı


Zamanın ne kadar çabuk geçtiğini etrafımızda değişen şeylerden nasıl da farkediyoruz değil mi? Aynadaki yüzümüzden, ya da fotoğraf karesinden çıkan insanlardan, o kareye giren yeni insanlardan… Dün hayatımızı karartacak derecede mühim bir gelişmenin bugünkü şartlarımız içerisinde bir anlam ifade etmeyişinden, ya da yıllardır bizi takip eden bir türlü sıyırıp atamadığımız o çok korktuğumuz ‘’korkumuzdan’’, ya da sevdiğimiz birinin yüzündeki derin çizgilerden… Oysa benim zamanı algılayışımda kendim de çözemediğim bir boyutsuzluk var sanki. Başrolü pek tabiki bana ait olan şu hayatımda yerleri değişen, ya da oyundan çıkan-giren o kadar çok figüran var ki, banzen bu değişim karşısında kendimi 60 yaşında gibi hissedebiliyorum. Bazense durup durup aynı noktada, insanda takılıp kalışımdan sanki çok az zaman geçmiş gibi hissedebiliyorum. Ama sanki bu yakınlarda hissettiklerimi anlatışımdaki kelimelerim değişti, yerlerini başkaları aldı ya da benim kalemimi bir başkası kullanıyor gibi hissediyorum.

‘Anlatamadığım elmalı ayva tatlısı’ öyküsünün devamı »»»

Bir tas aşure ile sobelendim!


Bugünlerde bloglarda renk renk, süslü püslü aşure tarifleri görüyorum.Hele ki sevgili Burçinciğimin aşuresindeki özen ve güzellik beni kendisine hayran bıraktı. Herkesin bir aşure tarifi olduğu gibi, yapılışı ve tadı ile de ayrı ayrı aşure öyküleri vardır. Ben de her sene aşure zamanı renk renk aşureleri gördüğümde aklıma yengemin o en çok sevdiğim azıcık malzeme ile, benim istediğim gibi sadece buğday nohut ve fasülye koyarak yaptığı tencere tencere yiyebileceğim aşuresi gelir. Kuzenlerim ile aşureyi o kadar çok severdik ki, yengem kaynattığı bir tencere aşurenin yanında , bir tencere de sırf biz çocuklar için kaynatırdı sıcak aşureye kaşık batırıp bozmayalım diye.

‘Bir tas aşure ile sobelendim!’ öyküsünün devamı »»»

Yaz Bitiyor Mu?


Akşam yemeklerinden sonra arkadaşlarımla buluşmak için evden çıktığımda havanın karanlık olmasından anlardım yazın bitmekte olduğunu. Günler kısalmaya başlamış, hava da haliyle daha erken kararmaya başlamıştır. Ve o aylarca beklenen, hayaller kurulan yaz ayı yine göz açıp kapayıncaya kadar bitmiş, kış yaklaşmıştır. Ağustos ortasından itibaren sıcak ülkelere göç etmeye başlayan leyleklere avazım çıktığı kadar bağırırdım gitmeyin diye. Sanki onlar bizi terk ettiği için yaz bitiyor sanırdım. Marmara’da Eylül aylarında esen samyeli bize değmesin diye annemler çengelli iğne takardı yakalarımıza ve hepimizin denizden çıkıp ıslak ıslak oturması yasaktı sam değer de leke oluruz diye. Bunardan da çok yazın bittiğinin habercici akşam, üstlerimize giydiğimiz kazaklarımızdı asıl. Bütün bir yaz, sadece 1–2 hafta kullanılacağı ama onda da çok işe yarayacağı için bir çanta kazak zorla getirilirdi yazlığa.

Her mevsim sofralarımızda olan kabağa, patlıcana domatese alıştık da, henüz hala kazak giymemeye alışamadık. Bu sene leylekler bizi terk etmeyecek gibi bir his var içimde. Bu yüzden yazın bitmeye başladığını artık erken kararan havadan anlıyorum. Eskiden hepimizin mutfaklarında annelerimin astığı takvimler vardı. Her sabah annelerimiz bu takvimden bir yaprak koparır ve o gün hakkındaki bilgileri okurdu. O gün takvimin arkasında ne yazıyorsa büyük bir olasılıkla hava şarları öyle olurdu. Kızıl erik fırtınası, bağbozumu fırtınası, Temmuz yağmurları.. Şimdilerde bırakın fırtınayı hava lodostan poyraza dönerde söyle serin bir esinti olursa o gün kendimizi şansı hissediyoruz. Genel tabloya bakınca suyumuz bitti, su bulsak deprem olacak, deprem olmasa siyasi beklentilerimiz ve oluşumlar karşısındaki huzursuzluğumuz devam ediyor.

Eskiden daha mı umutluyduk yoksa daha mı mutlu?

Yaz bitiyor, leylek göreniniz olursa bana da haber edin. Bu yaz yapamadığım tatile yaşayamadığım kızıl erik fırtınası eklenince içim bir garip oldu. Hani ülke değiştirip mevsimine alışamayanlar gibiyim. O yüzden de bu serin yoğun çikolatalı yaz tatlısını ancak yazın bitimine yakın yazabiliyorum;

Malzemeler;

1 kutu krema
2 yemek kaşığı pudra şekeri
3 yemek kaşığı kakao
1 paket vanilya
1 paket kakaolu bisküvi
1 paket rendelenmiş bitter çikolata
Yarım su bardağı kırık fındık (Ben eklemedim)

Hazırlanışı;

1-Bisküvileri rondoda un haline getirin
2-Kremayı derin bir kaba boşaltın. İçine pudra şekeri vanilya ve kakaoyu ekleyim iyice çırpın.
3-Bisküvi ve çikolatayı da ekleyip ser bir hamur elde edin.
4-Arzu ettiğiniz kalıbın içine folyo serip karışımı kaba dökün
5-Derin dondurucuda 1 gece bekletin.
6-Dondurucudan çıkarıp 10 dakika beklettikten sonra servis yapın.

Beyaz Külahlı Dondurma


Benim çocukluğumda dondurma demek yaz tatili demekti. Çünkü o zamanlar marketlerde satılan hazır dondurmalardan yoktu. Yaz gelince dondurmacılar ve pastaneler dondurma bölümlerini açardı ve biz bütün kış dondurma yemek için bu anı beklerdik. Sarı altın rengi bir makinenin karıştırdığı dondurmayı 2 çeşit külah ile bizlere sunardı. Büyükler koyu kahverengi olan ‘’kornet’’ külah ile dondurmalarını yer, biz küçükler ise normal beyaz külahta yerdik. Çünkü altı yarısından kesik bu beyaz külahlar kornetten daha az dondurma alırdı. Zaten yaşımıza göre de dondurma toplarında hak sayımız vardı. İlk zamanlar 2, sonraları 3 top, iyice büyüyünce de kornete geçip sınıf atlardık.

Bu büyük dondurmalar şimdilerdeki gibi camın arkasında satılmaz, kocaman kalın gri kapakların altında dururdu ve satıcı her bir kapağı sırayla açıp dondurmaları gösterirdi. Hoş zaten çikolatalı, vanilyalı ve karamelli dondurmanın yanında bir de vişneli ve limonlu dondurma varsa orası ünlü bir yer olurdu. Dondurmalar külaha aynı resimlerdeki gibi top top ve üst üste konulurdu ve eğer 2 top hakkımız kadar yaşımız küçük ise bir tarafını yalarken diğer tarafı üzerimize akmasın diye annelerimiz tarafından önce bir şekle çekilir sonra bize sunulurdu.

Bu dondurmaların en güzel tarafı külaha konduktan sonra önce o sadece dondurmacılara has çikolata sosuna, sonra fındığa en son da fıstığa batırılmaları idi. Çikolata sosu dondurmanın üzerinde kısa zamanda donar ve çıtır çıtır ince tabaka bir çikolataya dönüşürdü.

Bazı yaz akşamları yürüyüş sonunda yenen dondurmalarda büyükler servis ile dondurma yeseler de biz küçükler hep külah ile isterdik. Çünkü asıl üstteki dondurma yendikten sonra külahın en altını ısırıp geri kalan dondurmayı oradan içimize çekmek bize büyük bir oyun haline gelirdi. İşte bize de bu keyfi Mayıs ayında çıkıp Eylül sonunda kaybolan dondurmacılardan sadece mevsimlik olarak tadardık. Çünkü o zamanlar dondurma soğukta yenmesi asla mümkün olmayan bir şeydi.

Ben bu yaz tatile çıkamıyorum. Tatilden öte her yaz ayda 1 hafta gelerek her bir köşesinde kaybettiğim ayrı bir benle karşılaştığım annemin yanına da gelemiyorum. O yüzden bu sene sadece hafızamdaki asla kaybetmediğim çocukluğum ile beraberim ve yine çocukluğumun olmadık yerlerini daldan dala atlayarak gezip, bu etkinlik için tam da mevsimine yakışan bir tarif olan Limonlu Dondurma’yı denedim. Bu dondurma ekşi ekşi ve sorbe gibi olan limonlu dondurmadan çok limon aromalı vanilyalı dondurma gibi oldu, bu yüzden benim bile hoşuma gitti.

Malzemeler,

2 su bardağı süt
1 tatlı kaşığı vanilya
4 yumurta sarısı
1 su bardağı şeker
1 paket krema
1 limonun suyu
1 limonun rendelenmiş kabuğu

Hazırlanışı;

1–2 bardak süt ve vanilyayı bir tencerede kaynayana kadar karıştırın.
2-Kaynayan sütü ocaktan alıp tel süzgeçten başka bir kaba aktarın, limon suyu ve limon kabuğu rendesini de ekleyip ılıtın.
3-Sütü boşalttığınız tencerede yumurta ile şekeri krema kıvamına gelene kadar çırpın.
4- Ilık sütü yumurtalı karışıma azar azar ekleyin ve çırpın.
5-Büyükçe bir tencereye su koyup, karışımın bulunduğu tencereyi içine benmari usulü oturtun ve yavaş yavaş karıştırın. Kaynatmamaya özen gösterin ve krema kıvamına gelince ocaktan alın.
6-Ara ara karıştırarak soğutun.
7-Kremayı karışıma ekleyip iyice çırpın ve bu karışımı buzluğa koyun.
8-30 dakika sonra karışımı cam bir kaseye alıp tekrar buzluğa koyun.
9- Dondurma kıvamına gelene kadar her 20 dakikada bir buzluktan çıkarıp, karıştırıp tekrar buzluğa koyun.
10-Eğer benim gibi limon içinde servis etmek istiyorsanız da limonların içini oyup, servis etmeden önce 10 dakika buzlukta bekletmeniz yeterli.

Büyülü Şehir Paris..

Büyülü şehir Paris… Bundan sonraki anılarımın arasına en güzel şekilde ekleneceksin birazdan. Seninle sadece 24 saat sürecek olan yolculuğuma tıpkı yıllardır rüyalarımda gördüğüm gibi yerden bilmem kaç metre yüksekliğindeki uçakta alçalırken tanıştım bile. Fakat havaalanından şehir merkezine yerin altından süren yaklaşık 1 saatlik sabırsız yolculuğumdan sonra sonunda seni yakından göreceğim. Bu çıkış kapısının ardındasın ve sana âşık bu kaçıncı ziyaretçini karşılamaya hazır mısın? Ben seni kaç ayrı şekilde, kaç ayrı renkte düşledim, peki sen beni tanıyor musun?

Çocukluğumdan beri sayısını hep ezberlemeye çalıştığım kestane ağaçları ile süslü Champs-Elysees. Arkamda L’arc De Triomphe, gözlerimin önünde ise sen… Ve sen Eyfel Kulesi. Kafamı sağa çevirsem herhangi iki apartman arasından bana göz kırpacaksın biliyorum.. Ama o kadar yıl seninle tanışmayı arzu ettim ki, hangi özel anda seni görsem de ömür boyu anlatsam, heyecandan bakamıyorum bile. Noel arifesinde burada bulunduğum için çok şanslıyım, çünkü sen çok özel bir gece için aylar önceden hazırlanmaya başlamış bir kadın gibisin süslerinde… 5 km sonra varacak olduğum kocaman dönme dolap da boynuna taktığın bir gerdanlık gibi.. Ah Paris… Birazdan o dönme dolabın en tepesinden seni göreceğim ışıklarından yanan bir şehir gibi. Ve sen bu parmaklarımı uyuşturan ayazda ışıklarınla içimi sımsıcak edeceksin biliyorum…

Kaçımız Paris’in sokaklarında gece yarısında tek başımıza yürümenin hayalini kurmadık ki? Sağımızda Seine nehri solumuzda Eyfel kulesi, bu güzelliği, bu büyüyü algılayabilmek için insanın zihninin gerçekten boşaltılmış olması gerekiyor. Birazdan Seine nehri üzerinde inşa edilmiş en eski köprülerden biri olan Pont-Neuf köprüsünün yanından geçeceğim. Paris’in ayakta kalmış en eski köprüsü olan bu köprünün süslemelerinin Istanbul’da Hipodromdan getirildiğini bir belgeselde dinlemiştim. Ama zihnimdeki tüm bu bağlantıları unutup, bir Aralık akşamı ayazını bu sefer Paris kokusunda duymak istiyorum. Gittikçe hızlanan adımlarım, artık Eyfel’in yanına gitmek için sabırsızlanan kalbimin bir yansıması…

Eyfeli bir gelin gibi süslemişler sanki. Sandığımdan çok daha büyük olan bu kule, bence insanoğlunun dünya gözü ile görebileceği en romantik ”şey” lerden bir tanesi. Üzerindeki ışıkları gözlerimi kamaştırırken, Eyfel arada sırada sanki binlerce parlak yıldız üzerine düşüp teker teker sönüyormuş gibi ışıldıyordu. Eyfel kulesinin kaç değişik resmini gördüm biriktirdim bilmiyorum,.Gece çok geç bir saat olduğu için çok şanslıyım çünkü etrafta benden başka kimsecikler yok ve ben, tam altındaki bir bankta ”keşke elimde sıcak bir kahve olsaydı” diye düşünerek rahat rahat sessiz dakikalar geçirebildim.

Uçaktan indiğimden bu yana sokakta olduğumdan artık otele dönmenin zamanı oldu diye düşünürken, zamanım çok kısıtlı olduğu için Paris’in ‘’sabaha karşı”’sında Bordeoux şarabı içmeden uyuyamayacağıma karar verdim. Eyfelden Champs-Elysees ‘e dek bu süslü şehirde adım adım yürüyerek sonunda güzel bir bara vardım. Pariste İngilizce konuşmamak için savaş veren şehirlilere inat, çok yardımcı olan garson sayesinde artık şarabım elimde, o kalabalık caddenin terkedilmiş saatlerini huzur içinde geçiriyorum.

Vakit kaybetmemek için saatimi 07:00 ye kurdum, fakat uyanıp camdan dışarı baktığımda hava gökyüzündeki yıldızları tek tek sayacak kadar karanlıktı. Sabah erken saatte işyerine varmak zorunda olan Parislileri düşünüp üzülerek 1 saat kadar bekledim. Fakat dayanamayıp 08:00 gibi dışarı çıktım. İlk durağımız muhteşem Paris manzarası ile Sacre-Coeur. Bu bazilika hem doğal beyazlığı hem de Paris in en yüksek noktası olma özelliğinden dolayı manzarası için görülmeye değer. Bu bazilikanın çiziminde bir Müslüman mühendisin bulunduğunu duymuştum. Gerçekten de doğu etkilerinin bulunduğu bir yapı bence. Ama ben ne yazık ki içini gezemeden, ve etrafında çok vakit geçiremeden hatta yeraltı treni kullanarak ikinci hedefim olan Opera binasına doğru yola çıkıyorum.

Ve her alışveriş tutkununun hayallerini süsleyen Galaries Lafayette. Birbirine bağlı 2 ve ayrı 1 olmak üzere toplam 3 binadan oluşan bu alışveriş merkezi tarihi çizgileri modern alışveriş kültürü ile birleştirmiş. Tam ortasında süslenmiş olan ağaç da şu ana kadar gördüğüm en zarif ağaç oldu. Ama yine vakit darlığı sebebi ile şöyle kısa bir turdan bir sonraki durağımıza geçiyoruz.

Louvre Müzesi’nin girişinde bulunan Arc de Triomphe du Carrousel i Eyfel ile birlikte olan bir fotoğrafını çektim. Birbirinden 5 er km lik uzaklıkta aynı cadde üzerinde bulunan Grand Arc, Arc de Triomphe ve Arc de Triomphe du Carrousel açık havada bu kapıdan bakıldığında iç içe görünebiliyorlar. Fakat ben sadece çektiğim kamera görüntülerinde bu manzaranın birazına sahip olabildim. Yinede bu kapıdan baktığımda karşımda Arc de Triomphe solumda Eyfel kulesi arkamda ise bir arada görmeyi hayal bile edemeyeceğim kadar çok eseri barındıran Louvre Müzesi’nin olduğunu bilmek beni fazlası ile heyecanlandırdı.

Yüzyıllar önce özenle sunulmuş emeğin ta karşısında olmak, bu denli gerçek olmak muhteşem birşey. Dünya sanat tarihinin çok önemli eserlerini bir arada bulunduran bu büyük müze gerçekten de görülmesi gereken bir yer. İçindeki eserleri, eserlere yakışır ihtişamlı binası, eserlerin gruplara göre ayrılışındaki düzen ve kolaylık ile sunumlarındaki özen burayı özel kılan en önemli nedenlerden. Ama yine vakit kısıtlı olduğu için sadece seçtiğim 3 eser ve bu 3 eseri bulabilmek için dolaşırken görebildiklerimle yetinmek zorunda kaldım. Ve Louvre ile ileride sadece buraya saatler değil günler ayırmak üzere vedalaştım.

Bir sonraki durağım Eyfel’e çıkış. Ayazda 1 saat kadar sıra bekledikten sonra çok üşüdüğüm için asansör ile çıkılan 3. kattan vazgeçip yürüyerek çıkılan 1. kat için küçük sıraya girip biletimi aldım. Fakat ben ünlü yazar Maupassant in aksine Eyfelde olmaktan hiç hoşlanmadım. Maupassant Eyfel kulesini hiç sevmediğini söylemesine rağmen öğle yemelerini hep kuledeki restaurantta yiyordu. Bunun açıklamasını da ”Kulenin gözükmediği tek yer orası” olarak yapıyordu. Fakat ben Maupassant aksine bu kulede olmayı hiç sevmedim. Çünkü bence birçok kişinin demir yığını tarifinin aksine bu zarif kuleyi göremeyeceğim bir yerde olma hissi beni boğdu. Çünkü Paris sokaklarında dolaşırken sokak aralarında gökyüzüne bakıp bu kuleyi aramak ve uzakta olsa bile bulup görmek bence şehrin tamamlayıcı bir unsuru.
Sırada 1239 yılında IX. Louis’in İsa’nın Dikenli tacını çıplak ayakla taşıdığı Notre Dame Kilisesi var. Bunca törene ve ayine neredeyse bin yıldır şahitlik ettiği bu yapıda insanın tüylerinin diken diken olmaması içten değil. Dinsel ibadetlerini yapmak için bu denli görkemli bir yapıda bulunan insanlara imrenerek baktım, ve kendim için de bu tarz bir dilekte bulundum.

Paris hakkında okuduğum notlardan biri beni çok şaşırtmıştı. Napoyonun yeğeni olan Houssman şehre vali olduktan sonra cumhuriyetçilerin Napolyona karşı Paris’in dar sokaklarında kurdukları barikatlar ve yaptıkları eylemlere engel olmak için 20 yıl içerisinde şehri yıkıp yeniden ve Nepolyon dönemindeki ihtişamı yansıtacak şekilde inşa etmiş. Bu geniş caddeler üzerindeki ihtişamlı binalarda bir günbatımı izlerken ve birazdan şehre veda edecekken, bu şehrin ne denli bir devri yansıttığını bir kez daha düşünüp tarihin eski sayfalarında dolanıp duruyorum.

Paris; Büyülü şehir… Sen okuduklarımdan, düşlediklerimden, dinlediklerimden daha güzelmişsin!

Ve sen Paris; sana veda etmeden az önce oturduğum bir cafede yediğim Creme Brulee gibi tadın damağımda kaldı!

(Yıllarca hayalini kurduğum bu büyülü şehre geçtiğimiz christmas arefesinde kavuşmuş ve hemen ardından da bu yazıyı yazmıştım. Paris’den döndüğümden beri de Creme Brulee yapmak ve bu yazıyı yayınlamayı istiyordum. Nereye tatile gitmek istiyorsun sorusuna şu an bile bu sıcak havaya ve bir sürü insana inat Paris diyeceğim, Paris özlediğim, Paris yazmak, Paris okumak istediğim şu günlerde kalktım Creme Brule yaptım. Önceki hayatında Paris’de yaşadığına, belinde sımsıkı kuşağı olan mantosu ve elinde şemsiyesi ile çıktığı bir sonbahar öğleden sonrası gezintisinde, hep Eyfel’e karşı hep aynı espressoyu içtiğine, hep aynı croisant’i yediğine inanan bu kadının elinden çıkan Creme Brülee’de aynı Notre Dame meydanındaki kadar lezzetli oldu bence!)

Malzemeler;
4 adet yumurtanın sarısı
½ su bardağı şeker
1,5 paket krema
2 paket şekerli vanilya
4 tatlı kaşığı esmer şeker

Hazırlanışı,
1-Fırın ısısını 160 dereceye getirin.
2-Yumurta sarılarını iyice çırpın. Ardından şekeri ekleyip şeker eriyene kadar çırpın.
3-Krema ve vanilyayı da ekleyip en yüksek devirde 5 dakika kadar çırpın.
4-Isıya dayanıklı 4 adet fırın kabına Creme Brulee’yi paylaştırın.
5-Kapları fırın tepsisine koyu, tepsinin içine 1 su bardağı su ekleyin.
6-160 derecede 50 dakika pişirin.
7-Ardından oda sıcaklığında 1 saat, buzdolabında da 3 ssat olmak üzere toplam 4 saat bekletin.
8-Servis yapacağınız zaman her bir servise 1 tatlı kaşığı esmer şeker ekleyip fırının en üst rafında şekerleri karamelize etmek için yaktırın.
9-Ilıkken servis edin.

Ben neredeyim?


Bizden büyüklerin ‘’Biz sizin yaşınızdayken’’ diye başlayan çocukluk anılarını dinlediğim, bizlerin de ‘’Eskiden ne çok kalabalıktık, seneler geçtikçe sayımız azalıyor, bu gidişle burası bomboş olacak, bizsiz kalacak’’ dediğimiz o yerin, ‘’bizsiz’’ kalan kısmının tam ortasında, çocuk seslerinin yükseldiği büyük duvarın badana yapılmamış, çatlamış kısmındayım.

Hafta içi günlerinin şu an yaşanan hafta sonu kalabalığından fazla olduğu evimizin bahçesinde, duyabildiğim tek ses olan dalga sesinde uyuyan annemin salıncağının yanında, çok ama çok eski zamanlarda bir rüyadayım. Arkamdaki evimizin üst katındaki en yakın arkadaşım uyanacak ve biz sahile ineceğiz birazdan. Ya da yan evimizden başka arkadaşlarımın seslerini duyacak ve yanlarına gideceğim. Belki de diğerleri sahilde toplanmış maç için bizi bekliyordur. Ama diyorum ya tek ses dalga sesi diye.

Bundan 20 sene sonra nerede ve ne yapıyor olacağım acaba diye düşündüğüm yerde, tam 20 sene sonrasındayım. Beni yıllar kadar hızlı kovalayan gücüm ya da güçsüzlüğüm de benimle birlikte hala.Yedi farklı notanın sadece yedi faktöriyel kadar farklı birleşerek oluşturduğu melodilerin, o kendince birleşmiş bilmem kaçıncı deneyiminde , hala aynı grupta, hala aynı ezgide, ilk defa eriğine yetişemediğim canım ağacımın tam da altındayım.

İçimden gitmek, görmek, yazmak ve göstermek gelirken elimden hiç bir şey gelmiyor. Elimden geldiğinde de içimden gelmiyor zaten. Hormonsal bir durum sanki, çalışsa dert, çalışmasa ayrı dert…

Hafta sonu geldiğim annemin yanından eve de dönmedim, bugün işe de gitmedim. Şimdi ben bunları yazsam, hepinizin canı sıkılacak, çocukluk anılarımı yazsam, okurken o resimdeki insanların tümüne ben kızacağım. İyisi mi ben bu sıcakta sizi kocaman bir bardak margarita ile biraz serinleteyim. Grinin beyaza ya da siyaha döndüğü o en kısa zamanda da istemesem de harıl harıl yazıyor olacağım zaten..

(Not: Tekila ve Cointreau ile yaptığım gerçek margarita tarifimi birgün vereceğim, ama bu seferlik elimizdeki malzemeler ile yaptığım tarifimi verebiliyorum size.Beni merak edenler olduğunu duyunca da çocuk gibi sevindim, etrafımda kimse kalmayacak diye inandırmıştım kendimi ,halbuki birileri varmış!)

Frambuazlı Margarita

Malzemeler;

Yarım paket dondurulmuş frambuaz
2 kalıp buz
1 bardak portakal suyu
1 bardak elma suyu
yarım limonun suyu
4 adet kesme şeker
1 bardak votka

Yapılışı;

1-Bütün malzemeyi balandere koyup en yüksek devirde 2 dakika parçalayın.
2-Taze nane yaprağı ile süsleyip servis yapın.

Mutlu Senelere

Yeni bir elbise, minik rugan ayakkabılar, küçük pembe bir toka ve sabırsızlıkla beklenen o doğum günleri… Muhtemelen teyzeler ve halalar ile kutlanan, pasta kesilen ve yanında çay ile birlikte börek, kısır yenip sohbet edilen ve büyüklerin toplantısına dönüşen o küçüklük doğum günlerim yine de bende çok ayrı bir heyecan yaratırdı. Yaşım büyüyor diye mi, gelecek hediyeler için mi bilinmez, gün sayar, hep hayal kurardım. Annem ile pastaneye pasta seçmeye gittiğimizde ise üzerine yazdıracağımız yazı için beklerken bile sabırsızlanırdım. Doğum günüm bahar ayına rastladığı için hava kısa kollu giyeceğim kadar sıcak olurdu ve bahsettiğim yeni elbise de orasından burasından fırfırlar iliştirilmiş pembe bir elbise olurdu. Saçlarım özenle taranır, fotoğraf makinesine 36 lık film alınır, misafir tabakları vitrinden çıkarılıp masaya dizilirdi.

Son günlerde elimdeki piyango bileti için sayılara bakarken yaşadığım belirsizlik gibi, her dakikası bir sürprizle, beklenmedik sonuçlarla karşılaştığım hayatım için, eşimin bugünkü doğum günü benim için bu anlattığım doğum günleri kadar heyecan verici oldu. Akşamüzeri ofiste keseceğimiz pastayı bir gece önceden hazırladım ve ofise gidip pasta kesilip servis edilene kadar da bu heyecanım hep devam etti.

İyi günde kötü günde diye evlendiğimizden beri henüz ‘’kötü günde’’ kısmını yaşadığımız evliliğimizde nefes aldığımız hissettiğim ender günlerden biri de eşimin doğum günleri oldu. Çünkü benim ben gibi hissettiğim tek anların yanı olan bu adamın doğduğu günü kutlamak, aslında benim ben oluşumun bahanesini kutlamamla eşdeğer oldu benim için.

Seviyorum ve sabrediyorum. Çünkü sabır sevgiyi, sevgi de sabrı besliyor ve şu nankör hayatta beni de sadece sevgi ve sabır büyütüyor.

Malzemeler;

Pandispanya için ;

5 adet yumurta
5 kahve fincanı şeker
5 kahve fincanı un
1 paket kabartma tozu

Krema için ;

5 bardak süt
1 bardak un
1 bardak şeker
1 paket vanilya
100 gr tereyağ

Üzeri için;

1 kilo çilek
Tart jölesi

Hazırlanışı;

1-Fırın ısısını 175 dereceye getirin
2-Yumurta, şeker un ve kabartma tozunu derince bir kapta çırparak kek hamurunu hazırlayın.
3-Kare borcam ya da kek kalıbınızı yağlayıp unladıktan sonra kek hamurunu dökün ve ısınmış fırında 40 dakika kadar pişirin.
4-Pandispanya piştikten sonra kalıptan çıkartın ve sıcakken keskin bir bıçak yardımı ile 3 eşit parçaya ayırın.
5-Krema için malzemeleri bir tencereye alıp muhallebi kıvamına gelene kadar pişirin.
6-Pastanızı yapacağınız kutuya bir yağlı kâğıt serin. İlk önce bir kat pandispanya sonra muhallebi sonra çilekleri dizin. İkinci kat pandispanyayı koyup muhallebi sürüp çilekleri dizin En son kat pandispanyayı da koyup muhallebi sürüp çilekleri dizin.
7-Tart jölesini ilk önce fırça yardımı ile çileklerin üzerine ve pastanın kenarlarına sürün. Kalan tart jölesini de pastanın üzerine dökün.
8-Buzdolabında 1 gece bekletin ve servis edin.