Sınırlarını çok keskin bir şekilde çizdiğim dünyam, bu dünyamın da şartları vardır elbet herkes gibi. Ne yaşarsam yaşayım, mesela günüm ne kadar kötü geçerse geçsin arşivimden bir şarkı canlandırıverir beni. Kendimce nerelere gider gelir rahatlarım o şarkıyla. Bazen canım insan ister kalabalık alışveriş merkezleri, bazense o vazgeçemediğim denizim. Bazen de kapağındaki yazı fontundan içindeki edebiyata kadar bana ait olan bir kitap. Rengi bana ait mutfağım, mutfağımda bana ait tart kalıbım, kalıbımın dinlendiren gri rengine bile bakıp dinlenebilir rahatlayabilirim yeter ki bana ait olsun.
Mesela çalışırken bile çok sıkıldım, sinirlendim ya da bunaldım diyelim, bazen Goran Bregoviç, bazen Morrissey dinlerim ruh halime gore. La vie en rose’u bazen de o ruhumun yarısından çalıverilen Edith Piaf dan bazen daha uzaklardan Louis Amstrong’dan. Üç dakika beş dakika kendimle başbaşa kaldığımda bütüm gücümü toparlayabilirim hayata karşı. Sabah bile kalktığımda yüzümü yıkamaya giderken önce radyoyu açarım. Şansıma çıkan Joy şarkısında akşamdan doldurduğum su ısıtıcımın düğmesine basarken dalar giderim kendime, dünyama. Çayım öyle sıradan bir kavanozda duramaz benim, bir yanıyla beni anlatması gerekir. Continue reading ‘Benim Dünyam’

Dilim Dilim Şeftaliler
Birsürü serzeniş dinlediğim bir bayram daha geldi geçti benim için. Bayram olmasa göreceğimin olmadığı gibi göresimin de gelmediği birsürü ama birsürü insanı görüp onlarla ortak konu bulma yarışına dönüşüyor bayramlar benim için. Bir tek anneanneme gittiğimde karşılaştığım akrabağlarımdan hissettiğim aidiyet duygusu iyi geliyor bana. Bu kadar geçmişine bağlı, nostaljiyi ve eski anıları seven biri için bayramların bu kadar azaba dönüşmesi de ayrı bir ironi olsa gerek
Belki de biliyorum ki ne o bayram sabahları geri gelecek hayatıma, ne ağzıma attığım bir lokumun tadı eskisi ibi tatlı gelecek bana. Belki de bu kabul edilmişlik soğutuyor beni bayramlardan. İnanın devletin 9 gün tatil açıkladığını duyduğum anki ilk tepkim eşime ‘’biz 9 gun ne yapacağız’’ şeklinde olmuştu. İş hayatımda operasyon zamanlarında da bayramlarda hep çalışmak isteyen ben olmuşumdur zaten. Zira sonradan da bir kısmını çalışmak zorunda kaldığıma da hiç tepki bile vermedim mışıl mışıl da çalıştım. Sıkıntılı bir günümde bir telefon açıp da manevi destek bile isteyemeyeceğim bir büyüğün elini öpmek, suni, yapmacık ya da şu görev olsun diye yapılan birsürü şeye benziyor bence. Genellemiyorum, bir kahve içmek ya da sadece sarılmak için günlük koşuşturmacadan telefon bile açamadığımız insanları görmek için vakit ayırmayı demiyorum ben, gitmediğiniz zaman durumu ailevi bir meseleye dayandırabilecek kadar kötü niyetli, ya da ağzımızda tad bırakmayacak kadar huysuz akrabalardan bahsediyorum. Continue reading ‘Mış gibi…’

null
‘’Günlerce hatta haftalarca beklediğimiz ‘’yaz’’ın son günü bugun’’ diye başlayan kaçıncı yazım, kaçıncı düşüncem bu bilinmez. Ama yazın, en sevdiğim mevsimin, sonbaharın ilk gününe doğru aldığı bu ağır adımları izlemenin verdiği keyif bu sene bir başkaydı sanki. Hem bu sene ramazan dolayısı ile yaz erken de bitti ya, sanki yaz orda öylece duruyormuş da ben ara vermişim ve tekrar ona geri dönecekmişim gibi bitirdim bugun yazı.
Yazın bitişini simgelediği için en sevmediğim meyve ünvanını seneler önce alan incirler masamızın yanına teker teker döküldükçe ben daha bir alıştım sanki sonbahara. Bir de asmalardaki kara üzümlerin herbiri mevsime büründükçe tamam dedim işte yaz bugun bitti galiba. Uzun uzun yüzdüm, hatta kumların üzerinde yatıp bronzlaştım bile ama güneş erken batınca, bir de akşamüzeri serini tenimi üşütünce ben de sıcaklara göçen leylekler gibi topladım tasımı tarağımı döndüm evime…
Hala beni okuyan, ya da birşeyler yazdım mi diye beni ziyarete gelenler var mı bilmiyorum, ama ben bugün yine paylaşmak istiyor, yazmak ve hepinize ulaşıp içimi anlatmak istiyorum yeniden. Continue reading ‘Denge’
Yorumlar