
Bütün evlerin denize paralel inci gibi dizildiği bir sahil kasabasının en güzel eviydi. Yine denize bakan bir apartmanın sağ tarafındaki giriş kapısından içeri girip, iki ya da üç kat yukarı çıkıyorduk ve yine salondan iki adım önümüzdeki denizi görünüyordu. Bir duvarı boydan boya cam olan salon, salon ve salamanje olmak üzere ikiye ayrılmış, salon kısmı soldaydı. Ama salon kısmındaki camın önünde, cama dik komumda ama karşılıklı 2 adet üçlü koltuk gri renkte ve kadifeydi. Evdeki bütün mobilyalar açık kahverengi ve tahminimce 70 li yılların modası olan küçük komedinler, abajur sehpaları vardı. İçerisi bir müzeyi geziyormuşçasına ‘’eski’’ kokuyor ve hafızamdan silinen diğer ayrıntılara inat bu koku beni tam 20 sene sonra orayı tarif etmeme yetiyordu.
Denize bakan cephede balkon yoktu ama ben yaz kış denizi seyrediyordum. Sanki benim orada olduğumu biliyormuşçasına rüzgâr hep poyrazdan esiyordu, bu yüzden deniz hep lacivert, kıpır kıpır ve asiydi. Evin hemen önünde bir yürüyüş yolu, yolun hemen dibinde de deniz ayağımın altındaydı sanki. Hava ne kadar sıcak olursa olsun kimse az ilerideki plaj dışında burada deniz girmez, bu yüzden benimle karşı kıyı arasında sadece deniz olurdu.
Evin girişinde küçük bir bahçe, bahçenin kapısında oval bir kapı ve bu kapıyı sarmış kırmızı bir gül ağacı vardı. O zamanki aklımla bile masum olamayan bu evin sahibi, mevsimindeyken bu kırmızı gülleri toplar ve reçel yapardı. Gülün de yenebildiğini ilk orada öğrenmiştim. Gündüzleri bu güllerin arasında bir tas su ile ıslattığım topraktan şekillerle köfteler pastalar yapar, kendi kendime evcilik oynardım. Gündüzleri biraz sıkılsam da, akşamı beklemek yine beni heyecanlandırırdı. Çünkü akşamları evden yürüyüş mesafesinde olan lunapark gündüzleri bana göz kırpar dururdu. Uzun yaz akşamlarında herkes sahile yürüyüşe inerdi. Kadınların, erkeklerin en çok da çocukların olduğu yürüyüş yolunda, içinde paketlenmiş çekirdek ve kâğıt helvaların olduğu seyyar arabalara yaklaştığımızda lunaparka az kaldığını anlardım. Bütün oyuncakların içinde beni en çok binmemin yasak olduğu büyük zincirli salıncak cezp ederdi. Söylentilere göre bu zincire binen bir kız, zincirin kopması sonucu denizin taaa ortasına kadar uçmuş ve kızı bir daha hiç bulamamışlar. Ben de o kız gibi denizin ortasına uçmak istemiyordum çünkü karanlıkta kıyıya kadar yüzebileceğimden emin değildim. Bu yüzden atlıkarıncada sıramı bekler, en çok da yeleri mavi olan büyük ata biner ve saçlarımı rüzgâra karşı savururdum.
Lunaparktan sonra çay bahçesine gider, herkesin içtiği Türk Kahvesine ben kalın koyu renkli şişede şeftalili meysu ile eşlik ederdim. Deniz karşı kurulu beyaz florasan ile aydınlatılmış, kırmızı örtülerin altındaki tahta masada, yine tahta sandalyelere oturmuş kahkahalar atan büyükleri dinlerken esnemek ne tatlı şeydir. Saatler sohbetleri, sohbetler uykuları kovalar ve herkes evinin yolunu tutar. Dönüş yolundaki tek dondurmacı beni bekliyordur eminim. Sağ tarafında altın rengi kocaman bir karıştırıcı içerisinde mayalanan dondurmayı sol tarafta sadece gri kapakları açılıp gösterilerek ikram edilen 3 ya da 5 çeşitli dondurmadan en çok karamellisini severim. Sonra erimiş çikolataya sonra da fıstığa batırır heyecanla yerim.
Bu kadar çok ayrıntıya güvenerek geçen 20 kocaman yıla aldırmadan yola düştüm. Denizi sağ tarafıma alıp saatlerce yol gittim. Sıkıldığımda beni oyalamak için babamın camdan gösterip selam verdirdiği askerleri tekrar gördüğümde artık evi bulacağımdan adım gibi emindim. Denize girilen plaj yerli yerinde duruyordu. Lunaparkın yerine bir çay bahçesi daha yapılmış, ama sanki bir an gözümü kapatsam gülen çocukların çığlıkları kulağımda. Dondurmacı da orada evet, hala aynı kazanı ve kaplarıyla…
Bir aşağı bir yukarı gittim, her evin önünde durup hafızamla kavga ettim. Evlere sırtımı dönüp, seyrettiğim poyrazın açısını zihnime oturtmaya çalıştım. Bahçe kapısında kırmızı gül olan evlerde duvarların renklerine baktım. Ama evi bulamadım…
Kaybettiğimiz, bulamadığımız, unuttuğumuz ya da hatırladığımız o evlerde en çok akşamüstü çayları içilir, gün batana kadar kahkaha sesleri yükselirdi. Bir gün o sesler kesildi. Ama benim aklım fikrim hala o akşamüstü çaylarında kaldı.
Malzemeler;
125 g margarin
2 yemek kaşığı sıvı yağ
2 yemek kaşığı toz şeker
2 yemek kaşığı yoğurt
1 tatlı kaşığı tuz
1 tatlı kaşığı mahlep
1 çay kaşığı domates salçası
2–2,5 su bardağı un
1 paket kabartma tozu
1 yumurta sarısı
Çörekotu
Hazırlanışı:
1-Fırın ısısını 180 dereceye getirin.
2-Margarin, sıvıyağ, tozşeker, yoğurt, tuz, mahlep ve domates salçasını yoğurun.
3-Un ve kabarta tozunu da ekleyip yumuşak bir hamur elde edin.
4-Hamurdan mandalina büyüklüğünde parçalar koparıp iki elinizin arasında rulo gibi uzatın
5-Ruloyu tezgâha koyup elinizle üzerine hafif bastırın.
6-Islak bir bıçak ile dilimleyin ve yağlı kâğıt serili tepsiye dizin.
7- Üzerine yumurta sarısı ve çörekotu ekleyin.
8–180 derecede 15–20 dakika pişirin.
YORUMLAR