Arşiv: 'Tuzlu Öyküler' Kategorisi

Tatil

kabakliborek.jpg

Çok uzun zamandır ilk defa kendimizle başbaşa vakit geçirebildik.. Her hafta sonu ya eşimin ya benim çıkan ekstra iş programlarımız, anneleri ziyaret etme vakitleri, evde yapılması gereken işler gibi hafta tatillerimizi bölen unsurları bu sefer uzaklaştırmak için çok çaba sarfettik. Ve başardık!

İlk gün altı saat kadar ‘’gelinin en yakın arkadaşı’’ kıyafeti arayıp bulduktan sonra arkadaşlarımızla yediğmiz akşam yemeği ve keyifli espessonun ardından yorulmuş ama yüzümde huzurlu bir gülümseme ile kanepeye uzandığımda kendimi gerçekten arınmış hissediyordum. Sabahın erken saatlerini kalabalıklar ardında garip bir sakinlik bulduğum Eminönü’nde annemle türk kahvesi içerek geçirmemin de bu arınmaya etkisi olduğu apaçık ortada. Yine de altı saatten sonra kazanılan zafer de mutluluğuma mutluluk katmadı değil.

 

‘Tatil’ öyküsünün devamı »»»

Pazar günleri

patatesliborek.jpg

Pazartesileri meşhur sendromuyla, Cuma gününü neşe ve enerji ile tanımlarız ya hani… Pazar gününü tanımlamanın tek yolu bence börek ve kısırdır! Uzun süre ortada duran kahvatı sorfası kalktığı gbi önce bulgur sıcak su ile kabarmaya bırakılır, ardından börek döşenmeye başlanırdı bizim evde. Börek fırına verildiğinde en taze maydonozlar, soğanlar ayıklanır, yıkanır ve özenle kesilirdi salça ile renklendirilmiş bulgur için. Lezzetli bir zeytinyağ, bol kırmızı biber, limon derken fırından o güzelim tereyağ ve süt kokusu gelmeye başlandığında da çay demlenir, altı kısılıp lezzetli yaprakların suya bırktığı kokunun içinde hayallere dalınırdı. Annem ev sevdiğimiz peynirli böreği yapardı bize, ama arada yaptığı bol acılı ıspanaklı böreği de koca bir bardak ayran ile yedikten sonra Pazar siesta’sı yapmak gibisi var mıdır?

‘Pazar günleri’ öyküsünün devamı »»»

Buğulu Ses

peynirliipogaca2.jpg

Genelde hoşuma giden her tür müziği dinlerim. Bu hoşuma giden tanımındaki yelpazem o kadar geniştir ki ruh halime gore jazz, ruh halime göre de Türk Sanat Müziği dinlerim. Bunların dışında hoşuma gitmeyen müziklere de sonsuz saygım vardı. Üretmek, ve yoktan varedip sanata dönüştürmek her zaman önünde eileceğim bir olgudur. Çok sevdiğim bir arkadaşıma eşlik etmek için hiç tarzım olmayan bir müziği dinlemeye bile gidebilirim.

‘Buğulu Ses’ öyküsünün devamı »»»

Kar Yağyoooo:)))


Bazen arka arkaya birsürü yazı yazıyıyorum, fakat o yazıları yayınlayacak tarifleri hazırlamaya vaktim olmuyor, bazense tariflerim oluyor ama elime kalem alasım gelmiyor. Bu aralar da tam böyle elime kalem alasımın olmadığı günlerdeyim. Oysa pisirdiğim ve resmini çektiğim o kadar güzel tariflerim var ki… Şu da olsun bunu yazayım bu da olsun oyle yazayım derken 10 gün geçmiş, ama netleşip de üzerinde yazmak istediğim şeyler hala netleşememiş…

‘Kar Yağyoooo:)))’ öyküsünün devamı »»»

Melon Şapka


Tatil insanı gerçekten kendine getiriyor. Size her bir gününü tek tek anlatacağım cumadan bu yana ilk kez bugün hiç evden çıkmadan, evde de hiçbir iş yapmadan sadece tango dinleyip ruhumu dinlendirdiğim, ve aylardan sonra ilk kez kendime geldiğim bir günün sonunda, yine tango dinlerken yaziyorum. Bazen hayalleri ya da istekleri uğruna sırtında bir çanta, herşeyini bırakıp kilometrelerce yol giden, tüm dünyasını silip yeni bir dünya yaratan, ve yarattıkları ile de mutlu olan insanlar varken, ben neden bu kadar prensipli, yerleşik ve değişikliklerden nefret eden biriyim diye düşünüyorum. Gitmek mi zor kalmak mi diye sorulur ya hani, ben hep neden kalanım acaba?

‘Melon Şapka’ öyküsünün devamı »»»

Öylesine


BOŞUNA

Sen yoksun………
Boşuna yağıyor yağmur…
Birlikte ıslanmayacağız ki…..
Boşuna bu nehir……
Çırpınıp pırpırlanması…..
Kıyısında oturup göremeyeceğiz ki…
Uzar uzar gider..
Boşuna yorulur yollar..
Birlikte yürüyemeyeceğiz ki..
Özlemlerde ayrılıklar da boşuna
Öyle uzaklardayız..
Birlikte ağlayamayacağız ki
Seviyorum seni boşuna..
Boşuna yaşıyorum
Yaşamı Bölüşemeyeceğiz ki …

AZİZ NESİN

Bazen birileri duygularımızı yazmış oluyor, biz de ne yazsak da, hangi lafın ustune hangi kelimeyi koysak da olmayacağını hissediyoruuz, sadece susmak, okumak, paylaşmak kalıyor.

Bugünlerde öylesine yaşıyorum hayatı. O ömürde çok az kere rastlanan, ama her seferinde arabadan inp seyredilemediğim günbatımı gibi. Duyduğum ama içime çekemediğim deniz kokusu gibi. Güneş doğuyor, bir bakmışım bu saat olmuş. Ne bir fincan kahveyi hakkıını vererek içebilmişim, ne de bir durup düşünmüşüm neredeyim diye. Kaç zaman olmuş kulağımda Yeni Türkü Beşiktaş’dan Ortaköy’ e yürümeyeli? Bir dilim beyaz peynirle bir şişe rakı devirmeyeli? Ya da sadece yazmayalı?!

Annem hep ‘’kim ne yaşıyor ise kendi seçimidir’’ der. Kadere, kısmete yüklenenlere, faydasız şikayet edenlere hep kızar.İşte ben de bu satırları yazıyorsam eğer hayatta, öylesine yaşadığım içindir. Oysa ben sadece bir Pazar öğleden sonrasında Nişantaşından bıkmadan sıkılmadan aradığım ama bulamadığım o küçük, şirin, sıcak, sevimli cafeyi bulup bir fincan portakal çayı içmek istiyorum. İşte o zaman öylesine yaşamayacağım. O zaman Papatya olacağım.

Bayramdan sonraki hafta çıkamadığım iznime çıkmak için yarın son çalışma günüm. Yine öylesine kalkıp, öylesine çalışacağım, öylesine eve geleceğim. Cuma günü de öylesine bayram ziyaretleri yaptıktan sonra evime geleceğim. Sabahleyin kahvaltı tepsim kucağımda televizyonu açtığımda türk filmi olsun istiyorum. Eğer çok istersem Türkan Şoray ile Kadir İnanır’ın ‘’Kara Gözlüm’’ filmine rastlar mıyım? Yüzbininci kez izleyip yine de sonuda mutluluktan ağlar mıyım?

Önümüzdeki hafta mesela telefon çalmasın istiyorum. Bir an unutulsam nasıl olur? Beni unutmaması gereken bir dizi insan unutmuşken, bir an daha unutulsam? Affetmenin en güzel yolu unutmaktır ya, ben de herkesi unutsam da affetmiş olur muyum beni unutarak affettiğini zanneden figüranlar gibi?

Burasi hakiki günlük gibi oldu bu sefer. Efendim ben öylesine yaşıyorum demiştim ya, Hasanpaşa Köfte’den artan patateslerden öylesine patates topları yaptım. Patatese azıcın tereyağ, tuz, ve süt koyup karıştırdım, sonra da top top yapıp toz parmesan peynirine yuvarladım. Ardından da cici bici kürdancıklar taktım. Yaparken pek öylesine değildi ama…

Huzurum

Bu aralar çok fazla Sezen Aksu dinliyorum. En çok da ‘’Düğün ve Cenaze’’ adlı albümünü. Sanki her ay için farklı bir kuklanın farklı bir ensturman çaldığı taş bir orkestranın eylül ayına denk gelen kemancısını dinliyormuşum ibi dinliyorum Düğün ve Cenaze orkestrasını.Çok fazla yazasım, çok şey anlatasım var, ama sıraya dizemediğim için kaçıyor çoğu zaman kelimelerim parmaklarımın ucundan. Her sabah piyango gibi çekilmiş günümü yaşamak için uyandığım evimde, her akşam çalışma masamda bazen kırılmış, bazen üzgün ama çoğu zaman şaşkın oturuyorum. Bir cümle yazsam buraya yalınca, acaba zihnimdeki beş ayrı soruya cevap olur mu?

Ben dört günü yazlıkta üç günü kışlıkta ama ofiste geçen yıllık göçebe hayatımın sonuna geldim ve yazıktan döndüm. İlk defa eriğine yetişemediğim, mehtabında nihavent ezgilerimle rakımı içtiğim, yüzmeye doyamadığım, bana verdiği huzuru kendime bile değişemeyeceğim yazlığıma kocaman incirlerin tadı, göç eden leyleklerin şarkıları bir de iş yoğunluğu yüzünden koca bir yıl beklediği lüfer avına çıkamayan eşimin buruk gözleri ile veda ettim. Bu dönemde yazlıkta anne yemekleri yediğimiz, kışlıkta da sıcaktan meyve dışında bir şey yiyemediğimiz için bana küsen mutfağımın gönlünü alma zamanı geldi. Bazen yazıklarım sıraya girip tarif bekliyor, bazense tariflerim yazı. Ama bu aralar evlendiğim zamandan beri üst üste yaşadığım talihsizliklerden dolayı tamamlayamadığım her şeyini tamamladığım güzelim evimde daha fazla vakit geçirmek, şu serin ama soğuk olmayan tatlı sonbaharın keyfini çıkarmak istiyorum. Her sene beklediğim kış kokusu geçen sene gelmeyince çok üzülmüş elimde çanta kuzeye doğru yürümeyi çok istemiştim. Ama bu sene içimden bir his o güzel kokuyu penceremden içeri alacakmışım, mutfağımdaki kurabiye kokusu ila karıştırıp içime çekecekmişim diyor. İçimde bu yaz yapamadığım tatilin aralık ayında yapacağım Paris tatili olarak ödüllendirilmesinin mi, hiç sevmediğim sıcakların sona ermesinin mi yoksa bastıran serin havaların çorba kâsesi olup parmaklarımın arasına geri döneceğinden midir bilinmez çok büyük bir kıpırtı var. Sanki Sibel Alaş dinlemişim, rüyamda gördüğüm birinden tam da ertesi gün bir haber almışım ya da dargın olduğum birini daha affetmişim gibi huzurluyum…

Ben her akşam çilingir sofrası kurulan bir evde büyüdüm. Bu yüzden aperatifler etkinliğine çok güzel rakı mezeleri ile katılmak istedim. Ama ramazan ayı gelip de geç kalınca tariflerim de başka bir yazıya ertelendi. Bu etkinlik için size iftar sofralarımızın vazgeçilmezi beyaz peyniri bu sefer değişik bir sunumunu ile hediye ediyorum.

Malzemeler;

—1 su bardağı rendelenmiş beyaz peynir
—1 çorba kaşığı süzme yoğurt
—1 çorba kaşığı zeytinyağı
—Yarım demet ince doğranmış dereotu
— Bir tuta kişniş
—Bir tutam kuru nane
—Bir tutam kuru kekik
—Tost ekmeği.
—Salatalık

Hazırlanışı;

1-Bütün malzemeleri karıştırıp peynirli harcı hazırlayın.
2-Çay bardağı ile yuvarlak kestiğiniz tost ekmeklerinin üzerine sürün
En üste salatalık ve dereotu ile süsleyin.

Bree’nin Mısır Unlu Muffin’i


Doğduğum evden taşındığımızda ortaokul ikinci sınıfa gidiyordum. O zamanki çocukluğum ile taşınmak bana o kadar anlamsız gelmişti ki, zaten bir evimiz varken ve o evde mutlu iken, başka ve sevmediğimiz bir eve taşınmak ve üzerine kira ödemenin sebebini çok sonra kabul edebilmiştim. Yeni evimiz hem okuluma uzaktı, hem de altımızda her dakika inip çikolata alabileceğim bir kuruyemişçi yoktu ama tek güzel yanı teyzem ile karşı karşıya oturmamızdı. Zaman geçti, ben büyüdüm, taşınmak zorunda olmamızın sebeplerini bir bir anladım ve yeni evimizi eski evimizi aldatıyor gibi hissetmeme rağmen çok sevdim. Hala unutmadığım ve unutamayacağımı bildiğim en değerli çocukluk anılarımın en güzel zamanları bu evde geçti. Ben mutlu mesut hayatıma devam ederken, benden bağımsız olarak akan zaman ve hayat bize başka sıkıntılar getirmiş olacak ki tam 4 sene sonra yani lise ikinci sınıfa giderken tekrar taşınmak zorunda kaldık. Hiç istemediğim, sevmediğim, sevmeyeceğim, hala da gittiğim zaman rahatsızlık duyduğum bir semte, elimde olan her türlü imkândan vazgeçip yerleştik. Bu üçüncü evimize de alışacağım sandım ama asla alışamadım. Çocukluğum ve ilk gençliğim olarak nitelendirebileceğim zamanların en negatif anlarını bu evde, bu semtte geçirdim. Bu eve taşınırken bizi taşıyan kamyonun, yine bizim eşyalarımızı bu evden alacağını bekleyerek tam 9 sene geçirdim. Bu arada çalıştım, para kazandım, Üniversiteyi bile bitirdim ama ne aklım ne de mantığım bu evde yaşamamı bir türlü kabul edemedi. Nihayet o gün geldi çattı ve biz o evden de taşındık. Benim hayatımın en güzel anı dediğim taşınma günümüz, yine hayatımın en güzel zamanlarını geçirdiğim yeni evimize 6 ay kadar kısa bir süreden sonra aynı semte ama bu sefer başka bir eve taşınmamız ile sona erdi. Ayaklarım ile geri geri geldiğim bu evden çok geçmeden, yaklaşık 2 sene sonra evlenerek nihayet ayrıldım. Dönem dönem özel eşyalarımı tozlu kolilere koyup üzerine kahverengi koli bandı yapıştırmam gereken kişisel hayatıma bunun son olmasını umarak devam ettim.

Özel hayatım böylesine göçebe geçerken iş hayatımın, üstelik aynı şirkette çalışırken de göçebe geçtiğini söylemem, herhalde bu yazıyı yazmamı haklı çıkaracaktır. 6 yıllık geçmişim olan şirkette tam 4 kez taşındım! Koli yap, koli yerleştir, koli taşı, koli boşalt… Bunlar bana o kadar tanıdık terimler ki bir nakliye firması kursam herhalde çok para kazanırım.

En son yeni kan ve can olmasını umarak 6 ay önde taşındığımız ofisimizden de bugün, son olmasını umarak yine taşınıyoruz. Ama bu sefer durum farklı. Bu taşınma benim hayatımda bir dönemi kapatıp diğer bir dönemi açtığı için diğerlerinden biraz farklı, o yüzden bıkkın ve üzgün değilim, aksine sevinçli ve umutluyum. Deniz manzarası olan odamı toplayıp da kapısından çıkarken dönüp arkama bakmayacak kadar da içim rahat. Yine de bana güle güle dercesine son 1 yıldır ilk defa masmavi gülümsemek yerine türkuaz renkte gülümsedi deniz bana.

Bugün oradan oraya koştururken yemek yemeye fırsatı olamayacaklar için Desperate Housewife’dan kendime çok benzettiğim Bree’nin Mısırunlu Muffin’ini yaptım. ‘’Muffin dendiği zaman doğal olarak tatlı bir tad beklediği’’ için durumu tuhaf karşılayarak beğenmeyen abim ile, yeni tatlara hiçbir zaman açık olmayan eşim dışında herkes çok beğendi. Ben de içinde hem şeker hem de tuz olduğu için bayıldım!

Geçmiş bitti. Yeni bir sayfa açıldı, artık umut var, enerji ve neşe var. Buraya kadar her şey iyi de, yarın tüm ışıklar kapanıp, oyuncular seti terk ettikten sonra içeride kalan tek kameranın gösterdiklerinin 10 sezon sonunda Friends’in gösterdiklerine benzemesinden korkuyorum!

Malzemeler;

6 yemek kaşığı tereyağı
1 su bardağı ayran
2 adet büyük yumurta
1,5 su bardağı mısır unu
1 su bardağı beyaz un
1 paket kabartma tozu
1 paket karbonat
1 tatlı kaşığı tuz
¼ su bardağı toz şeker
1 demet ince kıyılmış dereotu (orijinal tarifte yoktu ben ekledim)

Hazırlanışı;

1-Fırının ısısını 205 dereceye getirin
2-Bir tencereye ayranı ve tereyağını alıp çok kısık ateşte tereyağı erimeye başlayana kadar karıştırın. Erimeye başlayınca ocağın altını kapatıp kalan tereyağı eriyene kadar karıştırın.
3-Ayran ve yağ karışımı soğurken ayrı bir kapta yumurtaları çırpın.
4-Soğumuş karışıma yumurtaları ekleyip karıştırın.
5-Mısır unu, beyaz un, kabartma tozu, karbonat ve tuzu elekten geçirin. En son şekeri ekleyin.
6-Sıvı karışımı da una ekleyip iyice karıştırın.
7-En son dereotunu ekleyin.
8-12’li Muffin kabına paylaştırın.
9–20 dakika pişirin

Pazar Yemeği


Hafta içi ne zaman banyo yapmış olursak olalım, Pazar günleri muhakkak saltanat şeklinde temizlik günümüz olurdu. Annem cumartesi yıkadığı önlük ve yakarlımızı sabahtan kolalar ve ütülerdi. Ben en çok iri dantelli ve uzun beyaz yakamı sever, hep onun ütülenmesini keyifle izlerdim. Kolalandığı zaman da öyle güzel dururdu ki sormayın. Ardından annemin gözetiminde sırayla ayakkabılarımızı boyar, üzerinden bezle geçip bir güzel parlatırdık. O zamanlar günün belirli saatlerinde kısıtlı olarak şehir suyu akardı, ama apartmanımızda su deposu olduğu için biz çok da fazla hissetmezdik bu kesintileri. Yine de eğer sular birkaç günden beri kesik ve hafta sonu kalabalığına dayanamayan su deposu bitmiş ise Pazar günü sularımız kesik olabiliyordu. Bu zamanlarda ilk önce tırnaklar kesilir, ısıtılan sular ile el, ve ayaklar itina ile yıkanır, sabunlanan yüzlerimiz de önce ense ve boynumuz sonra alnımız kolonyalı mendillerle bir güzel silinirdi. Ama eğer sular kesik değil ise annem sıra ile önce ağabeyimi sonra da beni yıkardı. Eğer mevsimlerden kış ise banyodan hemen sonra saçlar gürül gürül yanan kaloriferin yanında taranır havlu ile sarılırdı. Zaten cumartesiden yapılmış ödevlerimiz bir güzel toplanır, koca sırt çantalarımıza yerleştirilir, mantolarımızın eteklerindeki çamurlar fırçalanır ve biz yeni okul haftası için hazır olurduk..

Bu temizlik zamanlarını tek kanallı televizyon dönemimizin yayın akış saati belirlerdi elbette ki. Hala cumartesi sabahları 09.30 da kalkıp izlediğim Şirinler, o zaman Pazar günleri saat 16.00 yayınlanırdır. Hemen arkasından Charles İş Başında başlardı. Ve biz bütün hafta bu saatleri beklediğimiz için yıkanma saatlerini kavga gürültü öne almak için savaşırdık. Annem de bu zevkimize özen gösterir 14.00–16.00 arası her şeyi halletmeye başlardı. Pazar günleri ardı ardına yayınlanan bu güzelim dizileri daha da güzelleştiren şey elbette yemek seçme özgürlüğümüz oluyordu. En sevdiğimiz TV programını en sevdiğimiz yemekle tamamlamak isteyen biz, Pazar günü TV karşısında yemek için en çok sucuklu yumurta ve salçalı sosis istiyorduk annemden. Annem ya işaret parmağımız ile gösterdiğimiz sucukları bir lokma ekmek ile sıyırıp ağzımıza verirdi, ya da her ikimize de en sevdiğimiz yemek yeri olan koltuklarımızda tepsi ile sosis yememize izin verirdi. Eğer anneme gösterdiği sucuğu diğerimize verdiğini iddia edersek, o yemek boyunca bir daha sucuk seçme hakkımız sona ererdi. Teflon tavaların olmadığı, yumurtaların sahanda piştiği o yıllarda, sahana yapışan yumurtayı ekmek ile kazımak ne zevkliydi.

Hala Pazar günleri TV’de herhangi bir kanalda Şirinler’e rastlarsam aklıma o günler, burnuma buram buram yumurta ve sosis kokusu geliyor. Hayatımda var olan problemlerin bir gün Pazar günleri yıkanma saatine karar vermek kadar basit olabileceği ve orda kalacağını ümit ederek uyanıyorum sabahları. İnsanın hayatta probleminin olmadığı gün ömrünün son günü olduğunu bilerek mucize beklemiyorum, ama kişisel terazimde huzurun ağır basacağı günlerin artık uzak da olmadığını görüyor ve düne göre az da olsa gülümseyebiliyorum.

Bu tebessümlerimi en çok kalıcı kılan şey de tabiî ki eskiye dair hatırladıklarımı yazarken burnuma gelen bir yemek kokusu, o yemeğin yapılışı, resminin çekilişi ve tabiî ki diğer geniş yürekli küçük kadınlar ile paylaşma dakikalarım oluyor. Pazar günkü temizlik günleri yolculuğum, bu seferlik seçim sebebi ile İstanbul’da kaldığımız bu hafta sonunda sıcaktan dolayı evde geçirdiğim bu Pazar günü sıkıntıdan onu şunu ve bunu temizlemekle geçti.Eşimin de benim de canımızın çok istemesi ile sosiste son buldu. Bir dahaki Pazar anısında da sucuklu yumurta hayali ile TV’de Şirinler’i arıyor olacağım…

Malzemeler;

250 gr sosis
2 yemek kaşığı zeytinyağı
1 tepeleme yemek kaşığı salça
1 yemek kaşığı kekik
1 litre kaynamış su
Tuz

Hazırlanışı;

1-Sosisleri dilimleyin.
2-Zeytinyağında salçayı kavurun.
3-Dilimlenmiş sosisleri ekleyip kavurmaya devam edin.
4-Kaynamış su, kekik ve tuzu ekleyip kapağını kapatarak 15-20 dakika pişirin.

Hatıralardaki detaylar…


Bütün evlerin denize paralel inci gibi dizildiği bir sahil kasabasının en güzel eviydi. Yine denize bakan bir apartmanın sağ tarafındaki giriş kapısından içeri girip, iki ya da üç kat yukarı çıkıyorduk ve yine salondan iki adım önümüzdeki denizi görünüyordu. Bir duvarı boydan boya cam olan salon, salon ve salamanje olmak üzere ikiye ayrılmış, salon kısmı soldaydı. Ama salon kısmındaki camın önünde, cama dik komumda ama karşılıklı 2 adet üçlü koltuk gri renkte ve kadifeydi. Evdeki bütün mobilyalar açık kahverengi ve tahminimce 70 li yılların modası olan küçük komedinler, abajur sehpaları vardı. İçerisi bir müzeyi geziyormuşçasına ‘’eski’’ kokuyor ve hafızamdan silinen diğer ayrıntılara inat bu koku beni tam 20 sene sonra orayı tarif etmeme yetiyordu.

Denize bakan cephede balkon yoktu ama ben yaz kış denizi seyrediyordum. Sanki benim orada olduğumu biliyormuşçasına rüzgâr hep poyrazdan esiyordu, bu yüzden deniz hep lacivert, kıpır kıpır ve asiydi. Evin hemen önünde bir yürüyüş yolu, yolun hemen dibinde de deniz ayağımın altındaydı sanki. Hava ne kadar sıcak olursa olsun kimse az ilerideki plaj dışında burada deniz girmez, bu yüzden benimle karşı kıyı arasında sadece deniz olurdu.

Evin girişinde küçük bir bahçe, bahçenin kapısında oval bir kapı ve bu kapıyı sarmış kırmızı bir gül ağacı vardı. O zamanki aklımla bile masum olamayan bu evin sahibi, mevsimindeyken bu kırmızı gülleri toplar ve reçel yapardı. Gülün de yenebildiğini ilk orada öğrenmiştim. Gündüzleri bu güllerin arasında bir tas su ile ıslattığım topraktan şekillerle köfteler pastalar yapar, kendi kendime evcilik oynardım. Gündüzleri biraz sıkılsam da, akşamı beklemek yine beni heyecanlandırırdı. Çünkü akşamları evden yürüyüş mesafesinde olan lunapark gündüzleri bana göz kırpar dururdu. Uzun yaz akşamlarında herkes sahile yürüyüşe inerdi. Kadınların, erkeklerin en çok da çocukların olduğu yürüyüş yolunda, içinde paketlenmiş çekirdek ve kâğıt helvaların olduğu seyyar arabalara yaklaştığımızda lunaparka az kaldığını anlardım. Bütün oyuncakların içinde beni en çok binmemin yasak olduğu büyük zincirli salıncak cezp ederdi. Söylentilere göre bu zincire binen bir kız, zincirin kopması sonucu denizin taaa ortasına kadar uçmuş ve kızı bir daha hiç bulamamışlar. Ben de o kız gibi denizin ortasına uçmak istemiyordum çünkü karanlıkta kıyıya kadar yüzebileceğimden emin değildim. Bu yüzden atlıkarıncada sıramı bekler, en çok da yeleri mavi olan büyük ata biner ve saçlarımı rüzgâra karşı savururdum.

Lunaparktan sonra çay bahçesine gider, herkesin içtiği Türk Kahvesine ben kalın koyu renkli şişede şeftalili meysu ile eşlik ederdim. Deniz karşı kurulu beyaz florasan ile aydınlatılmış, kırmızı örtülerin altındaki tahta masada, yine tahta sandalyelere oturmuş kahkahalar atan büyükleri dinlerken esnemek ne tatlı şeydir. Saatler sohbetleri, sohbetler uykuları kovalar ve herkes evinin yolunu tutar. Dönüş yolundaki tek dondurmacı beni bekliyordur eminim. Sağ tarafında altın rengi kocaman bir karıştırıcı içerisinde mayalanan dondurmayı sol tarafta sadece gri kapakları açılıp gösterilerek ikram edilen 3 ya da 5 çeşitli dondurmadan en çok karamellisini severim. Sonra erimiş çikolataya sonra da fıstığa batırır heyecanla yerim.

Bu kadar çok ayrıntıya güvenerek geçen 20 kocaman yıla aldırmadan yola düştüm. Denizi sağ tarafıma alıp saatlerce yol gittim. Sıkıldığımda beni oyalamak için babamın camdan gösterip selam verdirdiği askerleri tekrar gördüğümde artık evi bulacağımdan adım gibi emindim. Denize girilen plaj yerli yerinde duruyordu. Lunaparkın yerine bir çay bahçesi daha yapılmış, ama sanki bir an gözümü kapatsam gülen çocukların çığlıkları kulağımda. Dondurmacı da orada evet, hala aynı kazanı ve kaplarıyla…

Bir aşağı bir yukarı gittim, her evin önünde durup hafızamla kavga ettim. Evlere sırtımı dönüp, seyrettiğim poyrazın açısını zihnime oturtmaya çalıştım. Bahçe kapısında kırmızı gül olan evlerde duvarların renklerine baktım. Ama evi bulamadım…

Kaybettiğimiz, bulamadığımız, unuttuğumuz ya da hatırladığımız o evlerde en çok akşamüstü çayları içilir, gün batana kadar kahkaha sesleri yükselirdi. Bir gün o sesler kesildi. Ama benim aklım fikrim hala o akşamüstü çaylarında kaldı.

Malzemeler;

125 g margarin
2 yemek kaşığı sıvı yağ
2 yemek kaşığı toz şeker
2 yemek kaşığı yoğurt
1 tatlı kaşığı tuz
1 tatlı kaşığı mahlep
1 çay kaşığı domates salçası
2–2,5 su bardağı un
1 paket kabartma tozu
1 yumurta sarısı
Çörekotu

Hazırlanışı:

1-Fırın ısısını 180 dereceye getirin.
2-Margarin, sıvıyağ, tozşeker, yoğurt, tuz, mahlep ve domates salçasını yoğurun.
3-Un ve kabarta tozunu da ekleyip yumuşak bir hamur elde edin.
4-Hamurdan mandalina büyüklüğünde parçalar koparıp iki elinizin arasında rulo gibi uzatın
5-Ruloyu tezgâha koyup elinizle üzerine hafif bastırın.
6-Islak bir bıçak ile dilimleyin ve yağlı kâğıt serili tepsiye dizin.
7- Üzerine yumurta sarısı ve çörekotu ekleyin.
8–180 derecede 15–20 dakika pişirin.