Arşiv: 'Yemek Öyküleri' Kategorisi

Ratotouille

patlican.jpg

Bazen sırf sorunluluktan giriyorum mutfağa, sadece karnımı doyurmak üzere yemek yapmak için, bazense mutfağa girişim bir şölen oluyor benim için. Eğer gündüz giriyor isem mutfağa laptopumu da alıp hemen itunes’umdan güzel bir playlist hazırlıyorum kendime. Çoğu enerjik, hatta ara sıra yemeği bırakıp da dans ettirecek cinsden. Eğer akşam ise de buzdolabımın üzerindeki minik radyodan çoğunlukla Joy FM’i eğer mutsuz isem de Melon Şapka’yı açıp kendimi 2-3 saatliğine kaybediyorum mutfağımda. Bazen umutsuz, bazense yalnız hisseder ya insan kendini hayatta, belki de bu noktada üretmek bana iyi geliyor bilmiyorum, ama önce kileri,ardından buzdolabını açıp varolan malzemelerden birşeyler uydurmak, pişirmek ve fotoğrafamak her aşaması ayrı keyif veren bir süreç benim için. Ben mutfağımı çok seviyorum, aynı evlenmeden önce annemin mutfağını, en yakın arkadaşımın mutfağını sevdiğim gibi.

‘Ratotouille’ öyküsünün devamı »»»

Eggs Benedict


Hayatımda dargın olduğum kimseye kızamadım. Çünkü herkesin bir doğrusu bir yanlışı vardır ya hayatta, birilerinin doğrusu benim doğrularım ile önce yarışmaya sonra çatışmaya başladığı anda da sevgi kayıpları yaşanıyor ya en çok ona isyanım var. Sevginin karşımızdakini yanlışları ve doğruları ile koşulsuz kabul ettiğimizin öğretildiği şu kısacık ömrümüzde sevginin olduğu yerde yargılarımız nasıl olur da bu denli çatıştığını bir türlü anlayamadım.’’İyi ki’’ lerin gün gelip de ‘’Keşke’’ ’lere dönüşebildiğini tecrübe ede ede sorgulamaktan dolayısı ile yazmaktan da sıkılır oldum. Şu an bunları da boşuna yazıyorum ya, ne eskiye gidilebiliyor, ne eski tekrar yaşanabiliyor ne de söylendiği gibi kırılan şeyleri düzelttiğimizi zannederek kırılmamış edebiliyoruz. Zaten insanın da yazmak zorunda olduğu için yazması eskiye gitmekten daha da zor. Bugün nedense kızgınım her şeye, o yüzden bu seferlik öyküsüz yemek olsun yemeğim. İçimden geldiğinde yine yazarım nasılsa.

Kahvaltı etkinliği için çoğunuz gibi en çok zevk aldığım kahvaltı menümü düşündüm durdum. Bulduğum alternatifler arasında da her birinden haklarında yazacağım öykülerin beni götüreceği yerler yüzünden vazgeçtim. Bu yüzden de çok sevdiğim ama en sevdiğim restoranın menüsünden çıkarıldığı için çoktandır yiyemediğim Eggs Benedict’i yaptım.

Bu tarifin orijinalinde aslında Hollandaise sos var ama şu aralar çok fazla yumurta yiyemediğim için bu tarifi sossuz olarak tükettim. Sizin sos ile tüketmenizi şiddetle tavsiye ederim.

Malzemeler

—1/2 adet Hamburger ekmeği
—Fındık büyüklüğünde tereyağı
—4 dilim jambon
—1 adet yumurta
—1 litre kaynamış su
—Tuz
—Taze çekilmiş karabiber
—Hollandaise sosu

Hazırlanışı;

1-Hamburger ekmeğini kızartın.
2-Üzerine tereyağı sürüp jambonları dizin
3-Bir tencereye 1 litre kaynamış su koyun.
4-Bir küçük kâseye yumurtayı sarısını dağıtmadan yavaşça kırın.
5-Yumurtayı kâseden suyun içine dikkatlice bırakın.
6-Yaklaşık 3 dakika pişirdikten sonra yumurtası sudan kevgir ile alın
7-Bir kâğıt havlı ile kurulayıp saçaklarını kesin
8-Jambonların üzerine koyup karabiber ekleyin
9-En son Hollandaise sos ekleyip sıcakken servis edin.

Hollandaise Sos

Malzemeler;

—4 Yumurta sarısı
— 3 çorba kaşığı limon suyu
— 1 su bardağı soğuk tereyağı (8 eşit parçaya bölünmüş)
—Pul biber

Hazırlanışı;

1-Küçük bir kabın içinde yumurta sarısı, limon suyu ve 2 parça tereyağını benmari usulü eritin.
2-Tereyağları eriyince kalan 6 parça tereyağını 1 er 1 er ekleyerek eritin.
3- En son bir tutam pul biberi ekleyin
4- Servis yana kadar benmari kabının içinde sıcak suda muhafaza e

Kokuların fotoğrafını çekebilir miyim?


Sevdiğimiz yerlerin, beğendiğimiz şeylerin fotoğrafını çekebildiğimiz gibi kokularında fotoğrafını çekebilseydik keşke. O zaman yediğimiz her yemeğin zihnimizde bıraktığı izlere satırlarca yazmak ya da saatlerce düşünmek yerine, tozlu albümlerden bir defter çıkarıp bakmakla, sadece bakmakla rahatça yolculuk edebilirdik. Mesela tereyağlı tazecik bir pilav kokusu karşısında resmini çektiğimiz muhtemelen sıcak ama işten gelindiği için yorgun bir akşam yemeğinin, kızarmış ekmek ise geç uyanılmış bir Pazar kahvaltısının esneyen yüzünü yansıtırdı. Ya maydanoz ve dereotunun birbirine harmanlanmış aroması bizi çocukluğumuzun geniş pazarlarına götürmez miydi?

Her yemeğin ayrı bir hikâyesi olduğu gibi, kokusunun da beynimizde çektiği resmi her birimiz için farklı çizgiler içerir. Bazen bazı kokular birden çok resim içerirken bazıları tek ve keskin bir tanımla kazınmıştır hafızalarımıza. İşte patlıcan biber ve patatesten yapılan bu kızartma da bana kokusunu duyduğum anda hep aynı şeyi hatırlatıyor: Yaz günlerini!

Akşam uykum geldiğinde ya da gelmediğinde yatmak zorunda olmadığım, bu yüzden geç yattığım için annemin yemek yapma saatine denk düşen uyanma esnasında duyduğum yaz kokusudur bu kızartma. Yumurta pişirebilecek ve yiyecek kadar vaktimin olduğu sabah kahvaltılarının arkadan gelen kokusu, kahvaltıdan sonra yüzeceğim deli mavi suların eşiz serinliğinin baş tacı, saatlerce kızardıktan sonra anneme yorgunluk kahvesi yapacağımın ön habercisi, ve kahvenin kızartma ile birleşen doğal kokusu..

Şimdilerde yazlıkta geçirdiğim hafta sonlarında, hafta içi ne kadar yorulmuş olursam olayım sabahları erken kalkıyorum. Yazıkta annemle sohbetimize eşlik eden huzurdan biraz daha depolamak adına erkenden kalkıp herkes uyurken etrafı izlemeye çalışıyorum. Bütün bir hafta omzuma çöken yorgunluğun, meditasyon yapar gibi süzüle süzüle bedenimden maviliklere doğru akmasını yaşıyor, her yudum kahvede biraz daha dinleniyor, biraz daha arınıyorum sanki. Bu yüzden yaza has bu koku ile uyanamıyor, uyandığım günleri daha net yazamıyorum. Ama fotoğrafını çekme şansım olsaydı okumaktan daha belirgin olmaz mıydı görmek?

Kimisine göre dondurma yediğinde, kimisine göre ise denizin tuzunu tattığında gelir ya yaz, ben kızartma kokusu duyduğumda anlıyorum canlanacağımı. Gözlerim çocukluk arkadaşlarımı arar, pembe patenlerimi nereye koyduğumu düşünür planlar yapmaya başlarım. Kızartma kokusudur okulların tatil olduğunu bir kere daha vurgulayan, rahat rahat kitap okuyabilme özgürlüğüdür, üzerindeki yoğurdun sarımsağının kokusu da geliyorsa hele, yazın tam ortasındayızdır!

Ben yazarak kokuların fotoğrafını çekmeye çalışıyorum, peki ya duyduklarımızın fotoğrafı? Acaba kokuların ve seslerin fotoğraflarını çekebilseydik, fotoğrafını çektiğimiz hislerimiz ile eşleşirler miydi?

Özel Şeyler

Bir hediye almayalı çok, postadan bir kart almayalı ise hediyeden daha da çok zaman olmuş. Hayat bazen alışkanlıklarımızın yerine başka alışkanlıklar koyarak özelimizi değiştiriyor, bazen de dertlerinden dolayı bu özeli unutturuyor. Hatta daha da ileri gideyim, hayat bu ‘’özel’’ denen şeyi yok edebiliyor. Bizi biz yapan ve başkasında olmayan her şey zamanla aynı noktada birleşip standartlaşıyor sanki. Aynen ilk evlendiklerinde birbirlerine yastığın yanına not bırakan, ama 30 yıl sonra birbirlerine sadece seslenen evliliklere ait çiftler gibi. Hangimizin annelerimizin gibi özendiği, sayfalarında un ve kakao olan yemek defterleri, ya da babalarımızınki gibi fotoğraf makinesi koleksiyonu var ki? Trafikte geçirilen süre, evlerimizde geçirdiği süreleri kısalttığı için, evlerimizi artık sadece barınma amaçlı kullanıyoruz. Oysa dün balkonunda gazete okuyan amcanın dirseğini dayadığı kare masanın üzerinde bembeyaz dantel bir örtü ve vazoda taze mor çiçekler gördüm. Bu portre İstanbul’a aitti oysa ama benim balkonuma ait değil…

Geçen yıllardan birinde bir köşe yazısında çocuğu, arkadaşının annesinin evinde zeytinyağlı dolma görüp annesinden istediği, ama annesinin zeytinyağlı dolma pişirmeyi bırakın, muhteviyatında ne olduğunu bilmediği için kendini kahredip, ertesi hafta işinden istifa edip evine ve çocuğuna yoğunlaşan bir annenin öyküsünü okumuş ve çokça zaman düşünmüştüm. Hayatı siyah beyazken eline aldığı fırça ile pembeye, kırmızıya, yeşile boyayan biz kadınlar, bu güzel değerlerimizi, kadınlığımızı ve anneliğimizi kaybetmemek için işte o sadece barınmak için vaktimizin olduğu evlerimizi güzelleştirmeye çalışmak için bazen uykumuzdan, bazen de özel anlarımızdan çalıyoruz. Ama ne yaparsak yapalım işyerlerimizde ürettiklerimizin tüketiminde bulunamayacak kadar zamansız insanlar haline geliyoruz. Bu zamansızlık bazen ardı ardına sulayamadığımız bir çiçeğimizin kurumasına bazen de postadan 10 yıldır almadığı bir kartpostala bu kadar duygulanıp yazmaya kadar varabiliyor.

Selen ona gönderdiğim dergiye teşekkür etmek için bana kendi boyundan daha tatlı kurabiyeler hazırlamış. Bu kurabiyeleri hazırlamakla da kalmamış onları bir güzel süslemiş, itina ile sarmış sarmalamış, ekine de hediyeden daha çok etkilendiğim güzelim bir kartpostala kendi ‘’el yazısı’’ ile notunu yazmış ve bana göndermiş.

Birlikte büyüdüğüm insanların beni anlamadığı, birçoğunun hayatımdan çıktığı, yanımda olanların kendilerini ahir dünyanın koşuşturmacasına düşürüp, beni dünyanın sonuna kadar hayatlarında tutacağı garantilerini kendilerinde olduğunu sandığı, geri kalanların ise tarafımca figüran kategorisine konduğu bana ait dünyamda, sesini bile duymadığım bir küçük kadının, benim için bir şeyler yapmış olması içinde bulunduğum kalabalık yalnızlığa bu derece yakışamazdı. Anlatmadan anlaşılmak herhalde buna deniyor…

Şimdi ben bu sıcak yaz akşamında, daha önce de anlattığım terapilerin fikir babası olan eşim ile yaptığım terapilere, uzun zamandan sonra bir yenisini eklemek istiyorum. Bugün içimde açılan eski defterlerin konuşulacağı bu uzuuun terapi gecesinde de sadece mantarlı risotto ve buz gibi beyaz şarap olsun, bir de omzumda beyaz bir tül uçuşsun istiyorum.

Not: 1-Tarifin orjinalinde 3 su bardağı su var, ama ben 3. bardağı da ekleyip çektirdikten sonra tarifteki 1 bardak beyaz şarabı eklemediğim için 4. bardağa gerek duydum. Siz şarap eklemek istiyorsanız suyu azaltabilirsiniz.

Malzemeler;

2 yemek kaşığı zeytinyağı
2 yemek kaşığı tereyağ
1 küçük kuru soğan
1 diş sarımsak
10–12 adet orta boy mantar
1 su bardağı risotto pirinci (bulamazsanız kırık pirinç)
4 su bardağı etsuyu ya da 4 su bardağı sıcak suda etsu bulyon eritebilirsiniz.
1 tatlı kaşığı nane
1 tatlı kaşığı tuz
2 yemek kaşığı toz parmesan peyniri
Taze çekilmiş karabiber

Hazırlanışı;

1-Genişçe bir pilav tenceresinde zeytinyağı ve tereyağında rendelenmiş soğan ve sarımsağı kavurun.
2-Temizleyip dilimlediğiniz mantarları ekleyip 5–6 dakika daha kavurun.
3-Pirinci ekleyip 5–6 dakika daha kavurun.
4–4 su bardağı sıcak etsuyu 4 seferde ekleyin. Önce ¼’ ünü ekleyip kavurarak pirince çektirin. Bu işlemi 4 seferde tamamlayın.
5-En son nane, tuz ve 1 yemek kaşığı daha ekleyip 1-2 kez daha çevirin
6-Sıcakken 1 yemek kaşığı parmesan ve karabiber ile servis edin.

Özlem


Gün olurda belki bir gün benden bıkarsan
Gün gelirde hani bu evden çıkıp gidersen
Bir başka âlem seni benden alırsa
Bir başkasına olur da âşık olursan
Sanma ki senden, senin uğruna verdiklerimden
Geriye bir şey isterim sen ayrılırken
Sanma ki senin için yaptıklarımın hesabı sorulacaktır senden

Beni benimle bırak giderken
Başka bir şey istemem ayrılırken
Bana bir tek beni bırak ne olur
Gerisi senin olsun.

Ne gözümü kapattığım anlarda özendiğim koca gemilerin içindeki mutluluk, ne de her bir anımı dilediğimce özgürce yaşayabileceğim ebedi rahatlık. Bir tek sen lazımsın bana, bir tek senin sıcaklığın..

Çok zaman oldu gideli, nerdesin? Sen gittiğinde ilk zaman kafamı kaldıramadım yataklardan. Ne çalışıp hayatımı kazanmak geldi içimden, ne de dinlemek sen getirme ihtimali olan şarkıları. Bitkisel bir hayatta, gördüğüm gözlerimden ibaret yaşadım bir ölü gibi. Ne sensiz yapabildim ben yokluğunda, ne de başka şeylerde seni bulabildim. Sen bir tek sende varsın biliyorum, ne bir çocuğun gözleri verebiliyor senin bana verdiğin aşkı, ne de doğaya merhaba diyen papatyalar. Bir sen beni ben yaptın bu karmakarışık ruhumda. Önce sesin, sonra o derin dinginliğin. Ama alışmak istemiyorum yokluğuna, sensizlik bana ait bir şey olsun istemiyorum gel artık. Gel de gönlüm sevinsin, yazın bile üşüyen ellerim huzur bulsun sıcaklığında.

Beni engin denizlere götür ilkin. Önümüzde varamadığımız lacivert ufuk çizgisi, arkamıza hiç bakmayalım. Dört bir tarafımız deniz, esen rüzgar bıraktığın gibi deli bir poyraz, uzaktan usul usul gelen nihavent bir ezginin yarım yamalak tınısı, önce kavuşmanın heyecanıyla uzun uzun ağlayalım. Ne olur bana bir şey sorma, ben en çok seni yeniden bulduğumda ağlamanın hayalini kurdum. Bırak beni önde denizin tuzunu içime çekeyim ağır ağır, sonra saatlere ağlayayım, bırak ki anlatacaklarım değil gözlerim versin sana yokluğundaki acılarımı. Sonra al beni ıssız adalara götür. Çok düştüm kalktım ben aşkın olmadan, ne olur şifalı ellerinle uzun uzun iyileştir yaralarımı. En çok da gözlerime değsin narin ellerin, en çok da mavi gözlerimi dindir ne olur. Göreceksin ki terk ettiğin o dimdik kadın çok eğildi yokluğunda, ama ben bilirim ki beni ben yapan sendin zaten, ben seni bir kez koklasam içime çeksem dünyaları yıkan o güçlü kadın olurum yine, neredeysen, ne olursan olsun sen yeter ki gel.

Al elimden geceler boyu gördüğüm bütün kâbusları, bitmek bilmeyen, o koşuşturmacalarda, kaybolduğum dar sokaklarda, sen diye yalvardığım karanlık gecelerde, hep yarın geleceksin diye uyudum. Bu gece son sensizlik gecem, yarın çalacaksın kapımı, ellerinde taze papatyalar, ben bir demlik çay ile karşılayacağım seni diye. Ama gelmedin. Her kapıyı sen diye açtım nefes nefese.. Ama ne ettim de beni terk edip gittin? Ne ettim de bitmedi b sensizlik cezam benim?

Benden sonra çok kişiyi sevdin biliyorum. En çok da elimden alıp götürdüğün şeylere sahip olanları kıskandım. Ama sana sevgim hiç nefrete dönüşmedi inan. Yine seviyorum seni ik günkü gibi, yine muhtacım sana nefes kadar…

Adım gibi ezberledim bıraktığım şarkıyı çok zamandır, gel de kapat artık sesini, gel ki bu leziz melodi kulaklarımda ayrılık şarkısı olarak kalmasın.

Ellerimde, gözlerimde ben olan, sensiz yataklara düştüğüm ey huzur. Gel artık gönlüm şenlensin. Gel de soframa bereket getir, lezzet getir yüreğimin dostu huzur, gel ki serin bir kadeh beyaz şarap eşliğinde yediğim bu güzelim yemeklerim bana şenlik olsun.

(Not: Resimde gördüğünüz patlıcanlı başlangıcı çok yerde yedim ve evde defalarca denedim. Ama en son geçen akşam yemeğinde sosunun domates değil kırmızıbiber olduğunu keşfeden kırmızıbiber sevmeyen eşim ve işinde kekik olduğunu fark eden abim sayesinde tarif sonunda oturdu. Yediğim tarifte patlıcanlar kızartılarak yapılıyor, fakat bizim evde mecbur olmadıkça kızartma yapılmadığından ben ızgara ile yaptım, pişman mıyım? Evet! Siz kızartarak yapın yanında da mutlaka buz gibi beyaz şarap tüketin.)

Malzemeler;

3 adet patlıcan
6 adet kırmızıbiber
50 gr kadar mozerella peyniri
2 adet domates
1 diş sarımsak
Kekik
Tuz
Zeytinyağı

Hazırlanışı;
1-Fırın ısınızı 200 dereceye getirin.
2-Patlıcanları alacalı soyup boyuna ince dilimler halinde dilimleyin ve tuzlu suya koyun.
3-Kırmızıbiberleri fırınlayın, közleyin ya da buharda pişirin. Ben buharda 20 dakika pişirdim tam kıvamındaydı
4-Patlıcanları kızgın yağda kızartıp, peçete üzerinde yağlarını çektirin.
5-Kırmızıbiber, sarımsak ve domatesi rondoda püre oluncaya kadar çevirin.
6-Sosa tuz ve 1 çay kaşığı kadar kekik ekleyip tencereye koyup bir taşım kaynatın.
7-Patlıcanların en başına mozerella peyniri koyup rulo halinde sarın ve fırın tepsisine yerleştirin.
8-Üzerine biberli sostan döküp 200 derecede 10–15 dakika pişirin.
9-Ilıkken servis yapın.

Güneyde akşam hayalleri


Geçen hafta sevgili Gezicini‘nin Sicilya ile ilgili yazısını okuyunca bir Akdeniz kasabasında olmayı ne kadar da istediğimi fark ettim. Güney Avrupa’yı gezmedim ama okuduğum ve izlediklerimle, hayalimde hep beyaz taş evlerin olduğu bir kasaba canlandı. Hep eskileri özlüyor, geçmiş yaşam tarzlarına özeniyor ve hayal kuruyorum ya, bu sefer tam tersi tam da günümüzün şartları ile Akdeniz’de olmak istedim. Ama ben gezmek, görmek için orada olmak istemedim, ben orada yaşamak istedim.

Beyaz tek katlı bir taş evim olsa dedim ilkten. Şehir hayatından bunalmışlıkla bu evin etrafına çitlerden bir bahçe yaratıp domates yetiştirme hayali falan kurmayacağım. Ben boynumda fotoğraf makinem ve cebimde yedek hafıza kartlarım ile her gün bilmediğim bir kasabaya vardığım, yorulduğumda bir taşa oturup çantamdan çıkardığım küçük defterime hikâyeler yazdığım bir hayal kuruyorum. En çok içine bir bisiklet sığdırabileceğim kadar vesaitsiz olan bu hayalime bir sürü etek, sandalet ve şapkalar ekliyorum 4 mevsim için. Hatta gardırobumdaki en kalın giyeceğim olan merserize kazağıma bile senede 2–3 kere ihtiyacım olacağı için onu hayalime bile katmıyorum.

Akşamları güneşin çok geç battığı bir iklimde uzun akşam yemeği sofralarında bitmeyen sohbetler yapmak istedim. Ben kocaman bir pizzanın yanında şarap falan içemem ama. Sicilya’nın bu küçük kasabasında benim için rakı olsun hayalimde.

Öğle vakti dışarılar çok sıcak olduğu için verandadaki gölgede içilen bir bardak kahveden sonra kestirmek için içeri girdiğimde ilk dakikalarda çorapsız ayaklarımın üşüyeceği serin köy evlerinden istiyorum ben. Hani öğleden sonrası uykularında battaniye ile üşünen, ama dışarıda sıcağından bunaltan köy evlerinden. Haaa bir de evime yakın bir Pazar kurulsa, ben canımın gezinmek istemediği günlerde üfür üfür havada bezelye ayıklasam, taptaze meyveleri üzerleri damla damlayken seyretsem. O pazardan tam da bu mevsimde enginar alsam, öğle uykusundan sonra serin serin yemek için ne güzel olurdu.

(NOT: Tarif Lezzet dergisi Mayıs sayısından, tarifte ıspanakları 1 çay bardağı su ile pişirmişti ama ben su eklemedim, çünkü ıspanağın saldığı suda pişmesi bana daha lezzetli geliyor.)

Malzemeler;

4 adet enginar
2 su bardağı su
Yarım limonun suyu
1 yemek kaşığı zeytinyağı
1 adet kuru soğan
1 yemek kaşığı zeytinyağı
Yarım kilo ıspanak
Deniz tuzu
Karabiber
100 gr. Lor peyniri
2 adet sahanda pişirilmiş yumurta

Hazırlanışı;

1-Enginarları geniş bir tencerede yan yana dizip, 2 su bardağı su, zeytinyağı ve limon suyu ile pişmeye bırakın
2- 1 adet soğanı 1 yemek kaşığı zeytinyağı ile pembeleşinceye kadar kavurun
3- İyice temizlediğiniz ve ince ince doğradığınız ıspanakları ekleyin.
4- Tuz ve karabiberi de ekleyip 10–15 dakika saldıkları suyu çekene kadar pişirin.
5- Ispanağı ocaktan alıp lor peynirini ekleyerek karıştırın.
6- Bu arada pişen enginarları ocaktan alıp servis tabağına dizin.
7- Enginarların çukuruna ıspanaklı harçtan doldurun ve 2 enginarı üst üste koyup, en üstüne de sahanda pişirilmiş yumurta ekleyerek servis yapın.

Yaz yemekleri, yaz öyküleri

Uzun kollu giyecekler benim dolabımda da üst raflara kalktı. Yerine tiril tiril etekler, incecik gömlekler ve kapriler asıldı. Benim metabolizmam açısından ise sandaletlerin ve babetlerin çıkmasına henüz zaman var. Şu sıralar ince çoraplar ve spor ayakkabılar ile iyiyim ben. Ama biliyorum ki sandaletlere ihtiyacım olduğu gün yaz tam anlamı ile gelmiş olacak. Hatta sandaletlerin çıktığı an anlayacağım ki biz Cuma akşamlarından yazlığa gitmeye başlayacağız. İşte benim ‘’yaz’’ım o zaman gelmiş olacak.

Keyifli bir güneş banyosu, deniz kenarında yapılan doyumsuz sohbetler ve uzun yüzme seanslarından sonra akşamüzeri duş alındıktan sonra tatlı yorgunluk hissi ile duyulanlar bambaşkadır. Annemle çiçekli güllü elbiselerimizi giymiş masamıza oturmuşuzdur. Rüzgâr hafif hafif eserken bronzlaşmış yüzümüze verdiği ferahlık hissini önce şöyle bir gözlerimizi kapatıp bütünüyle hissetmek isteriz. Ben hafif bir müzik çalıyorumdur büyük ihtimalle ve ya frozen hazırlamışımdır buzz gibi ya da çilekli margharitta. Sonunun gelmesini istemediğim sohbetleri maviden laciverde dönen denizin tam da karşısında yaparken zaman çabucak bizi kovalar ve artık serin esen rüzgâr ile üzerlerimize ince bir hırka alırız. Sessizliği bir tekne sesi böldüğünde hava hafiften karmaya başlamıştır. Denizin ortasından kıyıya doğru yanaşan babam ve eşimin gelişinin yaklaştığını yükselen motor sesinden anlarız ve onları görüp hazırlıklara başlarız. Çoğunlukla denizden tutulan taptaze balık yediğimiz akşam yemeklerinde, yemeğin hazırlanması anneme, salata ve masa hazırlama görevi de bana düşer. Her sabah kapımızın önüne gelip rengârenk meyve ve sebze satar zerzevatçıdan aldığımız bahçe domatesleri, mis gibi roka, dipdiri tere artık dolabımızda ne varsa lezzeti bir salata yapar masayı kurar ve babamların yukarı çıkışını bekleriz. Eğer çok balık varsa sepetlerinde neşe içinde koşa koşa gelirler eve. Biz canlı balıkları ellerinden alır doğruca mutfağa hazırlamaya götürürüz. Annem balıkları temizleyip kızartana, ya da mangalda pişirene kadar kararmış havada buzz gibi içeceklerle yapılan sohbetler hiç bitmesin isterim. Yaz 3 ay değil 6 ay sürse, biz ömrümüzün yarısını burada bu keyifle bu sohbetle geçirsek isterim.

Tüm bunları yaşarken bizim en çok tükettiğimiz yaz sebzesi de patlıcan olur. Kızartması, yemeği, közlenmiş salatası, yoğurt soslu mezesi, her şeyiyle patlıcan beni en keyifli anlarıma, yaz akşamlarına götüren en sevdiğim sebzedir. Bu patlıcan tarifi kıymalı, yağlı ağır tariflerimizden ziyade sabah kahvaltısında bile yenebilecek kadar hafif, ama bir o kadar lezzetli ve sağlıklı bir tarif. Ben hem ısıtıp yemek şeklinde, hem yoğurt sos döküp soğuk olarak hem de domates sos hazırlayıp şakşuka niyetine yemek için dolabımda bolca muhafaza ediyorum. Hele bir karpuz çıksın o zaman patlıcan lezzeti benim damağımda tamamlanacak.

Malzemeler;

1 kaşık zeytinyağı
1 küçük soğan
2 orta boy patlıcan
2 büyük domates
4 adet sivri biber
1 bardak süzülmüş yoğurt
Deniz tuzu
1 çay kaşığı Karabiber
4 adet kızarmış tost ekmeği

Hazırlanışı;

1-Soğanı soyun, ince kıyın, yağla teflon bir tencereye alın(Ben Wok tenceresi kullandım) ve iyice öldürün.
2-Patlıcanları alacalı soyun, küp doğrayın tencereye atın, karıştırın.
3-Biberleri kıyıp ekleyin. Domatesi rendeleyin, tencereye katın.
4-Patlıcanları biraz kavurduktan sonra 1 çay bardağı kadar sıcak su ile tuz ve karabiberi de ekleyip kapağını kapatın ve 10–15 dakika pişirin.
5-Pişince kızarmış tost ekmeklerinin üstüne koyun, yoğurt ile servis yapın.

Yaz Uykuları

Babam ve Oğlum filminde en çok Fikret Kuşkan’n oğlu ile birlikte baba evine döndüğü zaman bahçede evdekileri beklerken üzerinde uyuyakaldığı divan beni etkilemişti. Tren ile yapılan uzunca bir seyahatin ardından eve kadar süren yürüyüş ve akşamdan biriken uykusuzluk sonucunda en tatlı şey gündüz uykusudur herhalde. Hele ki bir yaz günü sıcağında, tam da öğle vakti gölgede kalmış bir divanda, hafif hafif esen rüzgârla uyumak insanın başına kaç kez gelebilir ki? Açıkta uyumanın verdiği ürperme hissi, yorgunluğun verdiği terleme ile birleşir ve uyanır uyanmaz alınan taze çimen kokusu insanın karnını nasıl da acıktır.

Temiz havada öğlen uykusu en çok da yaz tatillerinde yaşadığım bir şeydi. Şimdilerde yarısı yolda yarısı eşya yerleştirip toplamakla geçen kısa yaz tatillerinde eğlenmek ile dinlenmek arasındaki kararsızlıkla su gibi geçen günlere uzun öğleden sonrası uykuları sığdıramıyorum. Eğer hafta sonu şanslıysam ve etrafta gürültü yoksa ve ben hamakta kitap okuyacak kadar bol bir vakit bulabildiysem hemen gözümü kapatıp bu yazdıklarımı düşünüp güzel bir uyku çekmeye çalışırım. Ama elimdeki kitabın ‘’Denizler altında 20.000 fersah’’ olduğu, heyecandan nefes alamayarak okusam da, ara verip uykuya daldığım çimen kokulu divan kadar güzel olamaz hiçbiri. Ben şimdi bir tatil günü uyuyakaldığımda evde yapılacak işlerin ya da güzel havada gidilesi yerlerin birçoğunu atlamış da sadece ‘’uyumuş’’ olduğum için kendime kızıyorum. Bir öğleden sonrası uykusunun huzurdan kızgınlığa dönüşebildiği şu koca hayatta nereden nereye geldiğimizi, koşuşturmacanın geniş olan hatta bitmeyen 24 saati nasıl da kısalttığını şaşkınlıkla izliyorum bazen.

Eylül ayı olduğunu kuvvetlenen lodosun dalgaları eskiden şezlong koyduğumuz yerlere kadar getirdiğinden anlayan takvimsiz yaşamlarımız, Eylül olduğunda çok çabuk geçen ve yine ertelenen biz yaz planlarının doldurduğu ajandalarımızı çoğalttıkça çoğalttı. ‘’Yetmiyor’’ dediğimiz 24 saat, yarın olduğunda daha bir kısalıyor sanki. Her ilkbahar, bu yaz dolu dolu yaşayacağım planlarım içim zemin hazırlıyor, ama ben bu aralar sadece uymak, uyanık kaldığım zamanlarda da yemek yapıp, öyküsü ile birlikte yayınlamak istiyorum. Hayaller küçülünce gerçekleşmesi daha mı inandırıcı gelir?

Malzemeler;

2 Adet tavukgöğsü
1 tatlı kaşığı kekik
2 tatlı kaşığı bezelye
2 tatlı kaşığı rendelenmiş kaşar peyniri
2 tatlı kaşığı zeytinyağı
Tuz

Hazırlanışı;

1-Fırın ısısını 220 dereceye getirin
2-Tavukgöğüslerini keskin bir bıçak yardımı ile dikkatlice 2’ye ayırın ama tam bitiş noktasını kesmeyin, yani bir dilim tavukgöğsü 2 ye katlanmış da biz açıyormuşuz gibi tek ama büyük bir dilim tavukgöğsü olsun.
3-Elde ettiğimiz 2 parça tavuğa da sırası ile 1’er tatlı kaşığı tuz, zeytinyağı ve kekik sürün.
4-Soslanmış tavukların her birinin ortasına kaşar peyniri ve bezelye koyup rulo halde sarın.
5-Tavukların ortasına ve açık kalan kenarlarına malzemelerin taşmaması için eliniz yardımı ile kapatıp kürdan batırın.
6-Rulo halde sarılmış ve kürdan ile kapatılmış tavukları yağlı kağıda sarıp fırın tepsisine yerleştirin.
7-Tavukları 220 derecede önce 30 dakika, sonra kağıtlarını çıkarı üzerlerinin kızarması için 5-7 dakika daha pişirin.
8-Fırından çıkan tavukları 5 dakika kadar dinlendirdikten sonra dilimleyerek servis edin.

(Not: Ben buharda pişmiş kabak ve brokoli ile servis etti pek yakıştı, ama yanına sebzeli pilav ve patates püresinin daha çok yakışacağı da aşikâr)

Hayallerim ve Sebzeli Terrine

Bir vapur düdüğü ile uyandım serin bir bahar gününe. İstanbul bugün dalgın sanki, uykusuz… Yağmur ha yağdı ha yağacak ama kekse yağmasa da denizin üzerinde bıraktığı dalgalı laciverdin her tonunu gün batana kadar doya doya yaşasam. Hatta bir hayal kursam da o hayalin içinde bir deniz olsa bir ben olsam. Canim kah denizin içinde küçücük bir sandalda olmak istese, kah bir deniz kıyısında sıcacık bir ayran simitle.. Ama ne zaman, ne de hayat bana engel olabilse oradan oraya sıçrasam engin denizin beynimdeki aksinde…

Mesela hemen şimdi ofisten çıksam ve kendimi alelacele Eminönü’ne atsam. Hızla Mısır Çarşısı’na dalsam, hayat bana annemle Kurukahveci Mehmet Efendi’nin önündeki kuyrukta beklerken yediğim dondurma kadar huzur verir mi? Vermezse vermesin ben de dosdoğru Mahmut paşa’ya çıkıp Kapalıçarşı’ya atarım kendimi. Önce halıcıların orada oturur ve şekersiz bir Türk Kahvesi’ni ağır ağır içer kendime gelirdim. Sonra baktım ki olmadı yukarda beni bekleyen Sahaflara varır eskimiş ve benden önce bilmem ki kaç hikaye dinlemiş kitaplara dokunup hissetmeye çalışırdım. Adam sen de, o da olmazsa açarım makinemi başlarım etraftaki güzelim eserleri çekmeye olmaz m?

Hayalde deniz olsun dedik, dedik demesine de her şeyin tam olduğu bu anda denizi bir yere sığdıramadık. En iyisi Emirgan’a Sarı Köşke gitmeli. Hem hava bu denli gel-gitli iken rengârenk laleler ne de güzel olur tepelerde. Denizin masmavi gözüktüğü, çam kokularının burnuma geldiği bu sessiz koruda elimde bir fincan sütlü çay ile kitap okumalıyım bu hayalimde.

Tarihi, kültürü, güzelliği ve denizi aynı hayale de koyduk ama eksik olan bir şeyler var sanki. Denizin içinde sevgi ve huzur olsun istiyorum bugünkü hayalimde. Tamam, ben artık hazırım sanırım.

Ben kocamla birlikte tam da bu mevsime ofisten çıkıp gündüz vakti yazlığa gitmek istiyorum. Kimseciklerin olmadığı, ağaçların hiçbirinin daha yaprak açamadığı bir mevsimde, bu yeniden uyanışın en güzel bölümlerinden biri olan ilkbaharı yazlıkta yaşamak istiyorum. Daha sandallar bile denize inmemiş, evlerin önündeki topraklar ve çalılar süpürülmemiş, bir mevsim bizim için süslenmemişken doğal hali ile çırılçıplak görmek istiyorum. Akşam olsa ve biz kapkalın giyinsek, elimizde sıcacık bardaklarımız ile semaya baksak ve yıldızlardan hayal kursak.

Ama hayalin bitip de gerçekle kesiştiği bu yerde, elimde kâğıdım ve kalemim kendimi sadece yazı yazarken bulabiliyorum. Bir sürü hayalimi bir sürü sebepten ötürü gerçekleştiremediğim bu günlerde bunları değişik hikâyeler ile anlatmak, hemen ardından da minik minik bir sürü yorum almak, bana hayal kurmak kadar anlamlı geliyor. Ben önce buralardan denize gidip, dönüp de rengini, kokusunu, tadını her şeyini ayrı bir hikâyede anlatmak istiyorum. Ama bugün size sadece Sebzeli Terine tarifi yazabiliyorum.

(Not: Sebzeli Terine bizim düğün yemeğimizdeki başlangıçtı. Terrine’yi ilk kez düğün yemeğimizi tatmak ve menüye karar vermeye gittiğimizde denemiştim. Şefin yaptığında mozerella yoktu ama tattıktan sonra eklenmesini biz istemiştik ve bence çok yakıştı.Tarifi Oktay Usta’nın yemek kitabından okuduğum ama yine mozerellasız br tarif üzerinden yaptım.)

Malzemeler;

2 adet bostan patlıcanı
2 adet kabak
2 adet kırmızıbiber
100 gr mozelerella peyniri
Tuz

Sosu için:

2 adet domates
1 yemek kaşığı zeytinyağı
1 tatlı kaşığı kekik
tuz

Hazırlanışı;

1-Patlıcanları alaca soyup enlemesine kalın dililer halinde dilimleyin. Kabakların kabuklarını soyup verev halde kesin. Biberlerin çekirdeklerini temizleyip her bir biberi enlemesine 2’ye bölün
2-Sebzeleri ızgarada ayrı ayrı közleyin.
3-Derin ve dikdörtgen bir kek kalıbına önce alüminyum folyo serin.
4-Patlıcanları kalıba enlemesine yanlarını da kaplayacak şekilde serin ve üzerine tuz atın.
5-Kabakları 2 sıra halinde dizin ve tuz atın.
6-Mozerellayı dilim dilim ekleyin
7-Kırmızıbiberleri dizin ve tuz atın.
8-En son tekrar patlıcanları dizip folyoyu kapatın.
9–180 derece ısıtılmış fırında 20–25 dakika pişirin.
10-Folyoyu hiç açmadan, terine soğuduktan sonra meşrubat kutusu gibi üzerine ağırlık koyup buzdolabına koyun. Terrine’nin tam sıkışması için en iyi zaman 1 gece dolapta bekletmek.
11-Ertesi gün Terrineyi kalıptan ve folyodan dikkatlice çıkarıp ters çevirin. Ben bunun için folyonun ağzını açıp üzerine bir tabak kapatıp ters-yüz ettim.
12-Sos için domatesleri rendeleyip kekik ve zeytinyağı ile 10-15 dakika pişirin.
13-Kalın dilimler halinde dilimleyeceğiniz Terrine’nin üzerine sıcak domates sosu ile servis edin.

Sesame Mucizesi…

Düğüne az kala başlayan ve bence hala süren, annemin verdiği yemek derslerinden ilki günlük olarak hangi malzemelere ihtiyaç duyabileceğim ve bunları nasıl saklayacağımdı. Annem kasaptan aldığı 2 kilo kıymanın yarısını köfte, geri kalan yarısını da yemeklik olarak nasıl saklayacağımı ve kullanacağımı anlatırken yemeklik kısmını dolmalar ve yemekler olarak ikiye ayırmıştı. Benim öğrenmek istediğim tek yemek aslında en sevdiğim yemek olan ekşili köfteydi, bu yüzden o derski menümüzü eşimin en sevdiği yemek olan kabak dolması, benim favorim olan ekşili köfte ve hayatımın olmazsa olmazı yoğurtlu çorba oluşturuyordu. O gün ilk kez yemek yapacak olmamın tecrübesizliği ile dolma içindeki kıyma ile ekşili köftenin köfte malzemelerini birbirine karıştırmış, evlendikten sonra da bir müddet yalan yanlış şeyler yapmıştım Ama o gün annem için en büyük sorun benim kafamın karışıklığı değil düdüklü tencereye karşı olan korkumdu. Düdüklü kullanan tüm tanıdıklarımın başından bir düdüklü patlama olayı geçtiği için bırakın kullanmayı yanına bile yaklaşamıyorum. Annemin yapma etme alışırsın demelerini dinlemeyip daha çok pişiririm, kapağını kapatırım,önceden haşlarım dedim ve inat edip düdüklü tencere almadım. Nohut fasulye gibi bakliyatları 1 gece önceden suda bekletmem, mercimek yemeğimiz olan Kara Şimşek’i uzun süre pişirmem, tas kebabı yapmak için kuşbaşı etleri önce kavurup sonra pişirmem hiçbir sonuç vermedi ve birgün eşimin annemde yediği nohut üzerine anneme şöyle söylediğini duydum; ‘’Annecigim, sizin nohutunuz çok güzel oluyor ama eşim yaptığında nohut ayrı yerde suyu ayrı bir yerde oluyor’’. Bunun üzerine annem üzüntümü telafi etmek adına bir müddet fasulye ve nohutları düdüklü tencereden geçirip, gazını da alıp porsiyon porsiyon poşetleyip buzluğuma koymaya başladı. Fakat bundan da yorulmuş olacak ki geçen gün bana Tefal’in Sesame tenceresini hediye etti Tabi eşim ve ben buna çok gülsek de annem artık benden kurtulmuş olmanın verdiği rahatlık ile evine döndü.

Basınçlı değil mi bu da patlar, ölürüz, evimiz yanar gibi korkularım üzerine eşim içine su koyup tencerenin de altını yakarak bana nasıl çalıştığını ve korkmamam gerektiğini kullanma klavuzunu adım adım okuyarak anlattı. İlk olarak barbunya pişirdim. Bilmiş bilmiş kapağını açıp tadına baktıktan sonra ‘’Annemin Barbunyasııııı’’ diye büyük bir sevinç ile annemi arayıp, bir kez daha teşekkür edip marifetin pişirmede olduğunu kabul ettiğimi söyledim. Ardından şımarıklık edip patatesi, tavuğu bile Sesame’da haşladım.

Sesame bir de yemek tarifleri klavuzu vermiş. Sesame ile yapabileceğiniz gemici pilavından ayva tatlısına kadar 50 adet yemek tarifini ve yapılma yollarını anlatıyor. İlk olarak Ekşili Köfte’yi denedim. Geçekten sadece 3+7+2 olan 12 dakikada pişti! Sonuç bence inanılmaz, herkese tavsiye ediyorum, mutfakta elim ayağım oldu resmen.

(Not: Ben ekşili köfteye annemden öğrendiğim üzere 1 tatlı kaşığı salça eklerim, köfteleri de yemeğe eklemeden önce una bularım. Fakat bu seferki tarifi Sesame’in verdiği gibi yaptım, bu da çok lezzetli oldu)

Malzemeler,

Köftesi için;

200 gr kıyma
50 gr haşlanmış pirinç (2 yemek kaşığı gibi)
1/3 demet maydonoz
Tuz
Karabiber

Yemek için;

¾ adet arpacık soğan (ben 1 orta boy kuru soğan kullandım)
3 yemek kaşığı zeytinyağ
2 adet küp doğranmış havuç
2 litre tavuk suyu (ben 2 litre suya 1tablet tavuksu 1 tablet etsu kullandım)
1 adet kuşbaşı doğranmış patates
Tuz

Terbiyesi için;

3 yumurta sarısı
1 limon suyu
2 yemek kaşığı un
1 su bardağı soğuk su

1-Köfte çin bütün malzemeleri karıştırıp misket büyüklüğünde köfteler hazırlayın
2-Sesame’da arpacık soğan ve havucu zeytinyağı ile kavurun
3-2 litre tavuk suyunu ekleyip 3 dakika pişirin
4-Köfteleri ve patatesi ekleyip 7 dakika pişirin
5-Terbiye için bir kapta yumurta sarısı, limon suyu ve 2 kaşık unu iyice karıştırıp bu karışıma 1 bardak su ekleyin.
6-Terbiyeyi yemeğe ekleyip 2 dakika daha pişirin.
7-Tuzunu ekleyip servis edin.

Ben kuru fesleğen ile tatlandırdım, çok yakıştı.