En sevdiğim havalar bu havalar, karanlık, yağışlı, hani yolda yürürken üşüyen ellerinizi sevgilinizin cebine sokup bir fincan kahve için sıcak bir yerler arayacağınız türden.. Ama sanki bu sene bana iyi gelmedi. Aslında suçu havalara da atmamak lazım belki de çok çalışmaktan bu havaların tadını çıkaramıyorum diyedir keyifsizliğim. Tam ramazan bayramı arefesinde başlayıp hala da artarak süren bir iş yoğunluğum var, sabah erken saatte ofiste olup geceye doğru bazen 21:00 banzen 22:00 de çıkıyorum işten. Hafta içi böyle olunca da bütün Cumartesi pazarlarım ellerim kollarım uyuşuk, yarı uyur yarı uyanık uzanarak ya da birşeyler okuyup miskinlik yaparak geçiyor. Öyle ki bu hafta sonu evden çıkmadığım dördüncü hafta sonu. Uzun bir zamandan bu yana geçmesini, bitmesini dilediğim bir dönemin son beş altı aylık son dönemlerine girmişken, hayatın bu kadar dolu olması, zamanın bu kadar hızlı geçiveriyor olması da bir nevi işime geliyor tabi ama ruhum sıkılıyor işte. Eski ylın son günlerinde ofisin merdivenlerinden yuvarlanıvermemle yatakta ayağım yukarıda geçirdiğim günler hayatım girince iyice herşeyden hevesim kaçtı, bloğuma bile yazamaz oldum. Kimsenin yeni yılını kutlayamadım, eski yıla veda edemedim, yeni yılı karşılayamadım. Düşünün ki bir senedir istediğim objektifi bana yeni yıl hediyesi alan eşimin sevinçten boynuna atladım da daha sahalara çıkıp deneyemedim bile kendisini. Gerçi hala ayağım inceden inceye ağrıyor bunun korkusu da yok değil…
Tüm bunlar olurken aslında kendi içimde de kendimle yalnız kalası bir durumum var. Müzik arşivimi düzenleyeyim, İz TV izleyip Fener’de herhangi bir sokaktaki küçücük bir caminin eskiden kilise oluşunu izleyip düşünesim, İlber Ortaylı dinleyip hayallere dalayım, ballı kurabiye yapıp yiyesim var. Continue reading ‘Ben ve kendim’

Bütün hafta Cuma gelsin diye bekledikten sonra Cumartesi ve Pazar nasıl bu kadar çabuk geçiyor nasil Pazar akşamı oluyor hiç anlamıyorum. Hele bu hafta ekstra hızlı geçti sanki zaman. Yine Pazar gecesi, yine ertesi gün iş var. Tamam işimi seviyorum çalışmayı seviyorum ama evime de doyamıyorum ki! İnanın bazı sabahlar sabahın taa köründe evden çıkarken derli toplu mis kokulu evime çıkmadan son kez şöyle bir bakıp iç geçiriyorum evde kalsam neler yapardım diye.. Birçok yazımda yazmışımdır tam 11 yıldır aralıksız çalışıyorum. Hele 5 yıllık okulla beraber yürüyen kısmı varki ne siz sorun ne ben anlatayım. Hani bazı insanlar istifa ederler durup dururken, ya da bazıları herhangi bir sebepten işten çıkarılırlar, böylece yeni iş arayıp bulana kadar üç hafta beş hatfa iki ay dört ay falan evde kalmışlıkları vardır. Ben en son işimden istifa ettiğimde günlerde Çarşamba, yeni işime başladığımda da günlerden hemen o çarşambadan sonraki perşembeydi! Artık İstanbul’da hangi semtte hangi Pazar kuruluyor onu bile unuttum inanın. Eskiden çarşambaları Yeşilköy pazarına giderdim hala kurulu mu o Pazar?
Hal böyle olunca evde kaldığım zamanlar bana altın niteliğinde sanki. Arkadaşlar abartmıyorum bazen bir Cumartesi öğleden sonrası salonumda oturup halılarımı DVD’lerimi falan seyretmek istiyorum. Vitrinimde yaşı benden büyük sütlükleri indirip özenle yıkamak yerine koymak, ne bileyim masa örtülerinin bulunduğu çekmeceyi çatal bıçakların bulunduğu çekmece ile değiştirmek, balkonda oturup kahve içmek istiyorum. Continue reading ‘İnat’

Mercimek ve Bulgur
Çocuğum yok, çocuklu bir kuzenim yok, çocuklu bir arkadaşım yok. Bir çocukla rastadığım herhangi bir yerde en faz on dakika agucuk bugucuk yapmaktan başka da diyaloğum da yok. Bunlarla beraber bir çocukla sosyal bir ortama gitmişliğim, onunla onun dünyası ile gezmişliğim eğlenmişliğim de yok. Ama her ne olursa olsun annelerin bu rahatlığı ile çocukların artan şımarıklıklarının birleşip de etrafa kabus olarak yayılmasını anlayamıyorum anlayamayacağım.
Dün annemle İstinye Park’da arabamıza inmek için bir asansörden inmiş hemen yanındaki diğer asansörü çağırmış bekliyorduk. Hemen o sırada beklediğimiz yere ağlayan 1.5 ya da 2 yaşlarında olduğunu tahmin ettğim bir kız çocuğu, o çocuğun elinden süs olsun diye tutan bir anne ve çocuğun arabasını yine süs olsun diye tutan bir baba geldi. Çocuk hani eskilerin deyimi ile etinden et koparılmış gibi çığlık atıyordu. Belli ki ya acıkmış, ya Cumartesi günü kapalı bir havada alışveriş merkezine doluşan insanlardan sıkılmış ya da ne bileyim inattan falan şımarıklık olsun diye ağlıyor. Yüzüne de baktım gözyaşı ile kıpkırmızı olmuş bir şekilde ağlıyor belli ki gerçek bir ağlama. Annesi sanki bu drum çok normalmiş, ya da ona ve ailesine göre çok normalse bile sosyal bir ortamda diğer insanlara göre de kabul edilebilir bir yanı varmış gibi rahat öyle asansörün yanan lambalarına, sırada bekleyen kadınların botlarınn demirlerine falan bakıyor. Baba da tam bu aileyi tamamlayacak şekilde umarsızca cep telefonu ile oynuyor da oynuyor. Çocuk ebeveynleri onunla ilgilenmeyince daha br bağırıyor. Continue reading ‘Biz çocukken’
Yorumlar