ArchivePage 3 of 11

Terk, Tango ve İsyan…


Bugünlerde kendimi hep ‘’neden?’’ sorusu ile başbaşa buluyorum. Belki de bir balerinin parmakucundaki gibi dengede tutamadığım hayatıma bir bahane, bir suçlu arayıp özümü rahatlatmaya çalışıyorumdur kimbilir. Hayat boyu hep korktuğumuz ve gündemde tuttuğumuz şeylerin karşımıza çıktığını kanıtlayan öğretileri okumuş, dinlemiş kafa yormuşuzdur. İşte benim de hayatımda hep aynı şeylerin başıma gelmesi tek ama tek bu açıklama ile netleşebilir. Kaderin rüzgar olup dalından koparıp başka mevsimlere sürüklediği bir yaprağa dönen yaşantılarımızda, yönümüzü değiştirebilmemizi sağlayan tek şey gücümüz iken, gücümüzü nasıl da bu kadar çabuk tükettik bilmiyorum.

Continue reading ‘Terk, Tango ve İsyan…’

Melon Şapka


Tatil insanı gerçekten kendine getiriyor. Size her bir gününü tek tek anlatacağım cumadan bu yana ilk kez bugün hiç evden çıkmadan, evde de hiçbir iş yapmadan sadece tango dinleyip ruhumu dinlendirdiğim, ve aylardan sonra ilk kez kendime geldiğim bir günün sonunda, yine tango dinlerken yaziyorum. Bazen hayalleri ya da istekleri uğruna sırtında bir çanta, herşeyini bırakıp kilometrelerce yol giden, tüm dünyasını silip yeni bir dünya yaratan, ve yarattıkları ile de mutlu olan insanlar varken, ben neden bu kadar prensipli, yerleşik ve değişikliklerden nefret eden biriyim diye düşünüyorum. Gitmek mi zor kalmak mi diye sorulur ya hani, ben hep neden kalanım acaba?

Continue reading ‘Melon Şapka’

Yaşayan Evler


Hayatta bazen o kadar çok şey değişiyor ki, istesek de, eski faktörlerin hepsini biraraya getirsek de o tadı alamıyoruz malesef. Aranızda anneannede ya da babaannede bayram sabahı eksiksiz olarak tplanıp, hala eski tadı alanınız var mı yoksa? Oysa biz artık bayram sabahları bile bir araya gelemiyoruz.

Continue reading ‘Yaşayan Evler’

Dileklerim


Bir önceki yılın neler yaşattığı, bir sonraki yıldan neler beklendiği gibi muhasebelerin yapıldığı şu yılın son birkaç gününde benim de gözümün önünden hep ‘’Neden?’’ sorusunu sorduğum anlar gelip geçiyor. En çok da koca bir yılı neden birilerini ikna etmekle geçirdiğimi düşünüyorum. Mutlu olduğuma, ya da mutsuz olduğuma, üzgün olduğuma dair ikna etmek, sonucu ‘’kötü’’ olsa da ‘’iyi’’ birşey yapmaya çalıştığıma dair ikna etmek, ‘’sevdiğime’’ dair ikna etmek, en çok da bunca kayıba rağmen iyi olacağıma dair ‘’kendimi’’ ikna etmeye çalışmakla koskoca br yıl geçirdim. Söyleyeceğim her yeni kelimenin karşımdakine bir önceki kelimeden farklı bir anlam ifade etmeyeceğini bile bile konuşmak, anlatmak, belki gerçekten anlatabilim diye didinmek, ama her bir adımın yanında anlaşılamamanın yanına eklenen yeni sıfatlar, yeni yaftalar…

Continue reading ‘Dileklerim’

Herkese bol fotoğraflı mutlu bayramlar!


Bir 36’lık film takardık makinelerimize, ve bu sayede büyüklerimzden şanslı sayardık kendimizi çoluk çocuk arabaya doluşup fotoğrafçıya gitmek zorunda kalmadığımız için. Teknoloji hayatımızı güzelleştirip bize zaman kazandırıyor derdik böyle anlarda, ama nelerden uzaklaştırıyor, koparıyor haddini de hesabını da yapamamıştık henüz.

Annemin ablası ve kuzeni ile upuzun saçlarını tarayıp, hatta belki de ütüleyip fotoğrafçıda çektirdiği siyah beyaz fotoğrafındaki özen, benim mini mini bir kız iken, ve pek tabiki kıyafetim pembe iken bayram sabahları evimizin salonunda çektirdiğim fotoğraftaki özen arasında hiçbir fark yoktu. Çünkü bayram sabahlarını özel kılmak isteyen babam, bayram namazından sonra aldığı sıcacık ekmeği peynir ve yumurta ile bize yedirdikten sonra önce radyoyu açar, Barış Manço’nun ‘’Bugün bayram erken kalkın çocuklar’’ şarkısı eşliğinde anneme bayramlıklarımızı giydirmemizi rica eder ardından abimle benim boy boy fotoğraflarımızı çekerdi. Gün herhangi bir gün değildi bayramdı çünkü. Şehir dışına çıkmak için fırsat kollanmadığı, ziyaretlerin zorunluluk görünmediği, cici kıyafetlerin giyilip ‘’kutlandığı’’ bir gündü ki o metalik gri ince makinemiz çekmeceden çıkardı ve bizi ölümsüzleştirirdi.

Continue reading ‘Herkese bol fotoğraflı mutlu bayramlar!’

İlk Roportaj


‘’Söyledikleriniz, karşınızdakinin anlama kapasitesi ile sıırlıdır’’ denmiş, ne iyi ifade edilmiş. Bazen bizi dinleyenin kapasitesini düşünmeden sadece söyleyip rahatlamak için konuşuyoruz, bazen de insanlar kendileri bile farketmeden konuşmuş olmak için konuşuyor, ama bizim bile boyumuzu aşan yerlere, amaçsız olaylara erişebiliyor. Birşey söylüyor ya da işitiyouz ama ne amacı var konuşuyor olmamızın ne de bir yararı…Tüm bunların yanında bazen de zor da olsa adına sohbet denilen şeyi yakalayıp, hiç bırakmak istemeden anlatmak anlatmak anlatmak isteyebiliyoruz.

Continue reading ‘İlk Roportaj’

Blogum ve Ben


Sevgili Burçin beni yeni bir oyun için mimlemiş. Bu oyunlarda birbirimizi ne kadar yakından tanıyoruz değil mi?

Dünden beri karanlık olan hava beni ortaçağ ruhuna büründürdü. Canım orta Fransa’da elimde fotoğraf makinesi ile şatoları gezmek, öğle yemeğinde keçi peyniri yemek, yanında senelerce yıllandırılmış bir kadeh kırmızı şarap içmek ve bütün atmosferi içime çekip dinlenmek istiyor. Mesela Usse şatosunda masala ilham veren Uyuyan Güzel olsam, sadece buraya yazmak için uyansam, ama yine aklımda fikrim Paris ve yemek olsa fena olmaz mıydı?

Continue reading ‘Blogum ve Ben’

Uğurböceği Hikayesi


Son 2 haftadır extra bir durumdan ötürü akşamları çok geç saatlere kadar çalışıyorum. Haliye gece eve gelir gelmez yatıyor, bu sebele de hafta sonu elimi kolumu kaldıramayacak kadar da güçsüz ve mutsuz oluyorum. Ama geçtiğimiz Cumartesi kitabın çıkmasının bende biriktirdiği enerji bu haftanın çok enerjik ve mutlu geçmesine vesile oldu.
Pazartesi günü Aralık ayına ait Sofra, Lezzet, Gusto ve Madame Figaro dergilerinde çıkan tanıtım yazılarını öğrenmem ile sabah sabah ofisten fırlayıp dergileri bir arayışım vardı ki sormayın. Kitabın çıkışını facebook, msn, mail gibi birçok yolla duyurduktan sonra gelen telefon ve tebrik mailleri, özellikle Papatya Dünya’da yazılan içten tebrikler beni ne kadar mutlu etti anlatamam.En son bugün de Star Gazetesinde çıkan haber ile kalbim nasıl güm güm etti, bir an ağlayacak gibi oldum.
Benim için en önemli şey ise kitabı bir kitapçının rafında görmekti. Bu sebeple her öğlen işyerimden DNR’ yürüyüp zavallı tezgahtarları soru yağmuruna tuttum. Nihayet en son dün akşam kolilerin geldiğini ve bugun sabah raflara dizileceğini öğrendikten sonra biraz rahatlayarak eve döndüm. Bugün ise annem ağlayarak beni arayıp DNR’da kitabı gördüğünü ve satın aldığını Starbucks’a oturup önsözü okuduğunu ağlayarak bana heyecanını anlatmaya çalışıyordu. Her türlü tebriğin, gazete haberinin her ama her şeyin yanında bir insanın annesinin çocuğu ile duyduğu gururu ağlayarak anlatması kadar sevginin taştığı ve bitip bitip tekrar yaratıldığı bir an daha olamaz diye düşünüyorum.
Tüm bunlar olduğu anlarda ve sonrasında bu akşam yine çalıştım. Ama saat 22:00 de beni almaya gelen eşime doğru yürürken yağmurun keskin bir rüzgar ile vurduğu yüzümdeki gülümsemeyi artık bir kitapçıda kitabımı gördükten sonra yüzümde oluşacak gülümseme ile değiştirmek isteyerek o saatten sonra Beyoğlu’na gitmeyi eşime teklif ettim.

Hızla yağan bir yağmurda kaloriferin soba gibi sıcak üflediği arabamızda, camlarımızın birer parmak açıklığından kollarımıza vuran yağmur ile, radyo 91.0 da son zamanlarda popüler insanların kirlettiği eski şarkıları gerçek sahiplerinden dinleyerek Beyoğlu’na vardık. Otoparktan çıkıp da Büyük Londra Oteli’ni gördüğümde eşime ‘’bak’’ dedim, işte kendimi bir tek burada Paris’de gibi hissedebiliyorum. Birlikte Pera Palas’in aslında Eyfel Kulesi olduğunu hayal ederek, elele ve ıslanarak bizi çağıran bir melodiye doğru hızlı hızlı yürüdük. Ben her zaman yaptığım gibi huzurum ile mutluluğumun ender olarak kesiştiği bu anı hep hatırlayabilmek adına kendime küçük bir hediye aldım. Bu arada duyduğum enfes kahve kokusu ve noel arefesinin kırmızı yeşil renklerinin bana verdiği enerji ile gecenin bir yarısı Beyoğlu’ndaki bütük kitapçılara girip kitabımı sorduk durduk. Ve hala henüz görememişken eve dönmek üzere yola çıkarken duyduğum en son melodi Sezen Aksu’nun tarifsiz yorumundan duyduğum bir Çeyrek şarkısı idi: ‘’Sigaramın dumanına sarsam saklasam seni…’’

Tüm bunlar olup biterken, kitabımı göremediğim bir günün sonunda ben sigaramın dumanına saklamak istediklerimi düşünürken, aslında bir hikaye yazmak için beklettiğim, ama kendi hikayesini bugün kendi kendine yazan uğur böceklerim aklıma geldi. Kendisini üzen bir uğurböceğinin, aslında şekerden yapıldığını, tatlının insanı mutlu ettiğini bu yüzden de şekerden yapılan bir uğur böceğinin onu mutsuz etmesinin imkanı olmadığını, aksine mutlu ettiğini kanıtlamak için arkadaşıma yaptığım bu uğur böcekli cupcake ler, bugün sonunda arkadaşımı çok mutlu etti. Bana da mutluluk kokan bu günün bütün detalarını size anlatmak kaldı geriye…

Malzemeler;

100 gr tereyağ
¾ su bardğı toz şeker
2 büyük yumurta
1.5 su bardağı un
1 paket kabartma tozu
40 gr. Bitter çikolata

Hazırlanışı;

Fırın ısınızı 200 dereceye getirin. Bir tencerede tereyağı ve bitter çikolatayı karıştırarak eritin. Ayrı bir kapta yumurta ile şekeri iyice çırpın, ardından tereyağ ve çikolata karışımını ekleyin. En son un ve kabartma tozu ekleyip muffin kabının ¾ unu dolduracak şekilde fırınlayın. 15-17 dakika sonra cupcakeler hazır. Süslemek için de hayal gücü size kalmış…

Papatya Dünya Kitap Oldu!

‘’Tadı yüreğinde kalmak…

Günler, aylar, yıllar geçti.. Büyüdüm, kendi mutfağıma kavuştum, tıpkı kendi işime, kendi evime, kendi evliliğime kavuştuğum gibi..

Geçmişe bir dönüp baktım, neşeli, hüzünlü günlere… Ne kadar anlamlı, ne kadar farklı şu günlerden. Farklı olan nedir diye düşündüm.. Yarı siyah beyaz, yarı renkli bir çok hatıranın yanı sıra, geçmişin, yani bu kitaba konu olan her satırın bambaşka bir büyüsü vardı sanki..

Tadı yüreğimde kalan bu anları, anılarımda saklandığı yerden çıkarmak, paylaşmak istedim. Çünkü her yemeğin ufak da olsa bir öyküsü vardır. Yoksa oyun aralarında yediğimiz salçalı ekmeğe nasıl kocaman bir çocukluk sığdırabilirdik ki?

Paylaşırken sizlerinde bana bu öyküleri yazdıran tatları almanız için tariflerini de iliştirdim her öykünün sonuna. Çünkü öyküler yemeğin üzerindeki sos gibidir. Bir evvelkini hatırlamadığımız, bir sonrakini hayal etmediğimiz yemekler hep bir tadı eksik kalan sofra gibidir.

Öyküler mi tariflere, tarifler mi öykülere sos olur orasını bilemem ama ben bütün bunları sizlerle paylaşabilmiş olmaktan dolayı çok mutluyum..

Umarım sizler de yaşamış olduğunuz o yıllara bir porsiyoncuk olsun döner, öyküler ile o yılların tadını yüreğinizde, tarifler ile damağınızda hissedersiniz..’’

Dun akşam üzeri DNR’da acaba ben kitabımı hangi rafta goreceğim, ne hissedeceğim diye hayaller kurarken yayınevimden sevgili Asya’nn telefonu ile rüyalarımdan gerçek dünyaya döndüm. Kitap çıkmıştı ve Asya’nın elindeydi ve beni bekliyordu. Dun akşamdan beri de elimde, hem de tarifi imkansız duygular ile birlikte..

Yazdım, pişirdim, resimlerini çektim. Tanıdığım en yetenekli tasarımcı, sevgili arkadaşım Simge bu muhteşem kapağı tasarladı. Şimdi papatya dunya internette değil akşam hemen yatmadan başucunuzda, sevdiklerinize sımsıcak öyküler okumak, anlatma için.

Yazmak için kitabın rafta olduğunu görmek gerekiyordu ama daha fazla bekleyemedim, şu an dağıtımda, önümüzdeki hafta içi internet dışında kitapçılarda da raflarda olacak. Kitabın resmi sitesi Bir Porsiyon Öykü‘de açıldı, güncellenmeye devam ediyor.

‘’Annem Pazar günleri hep cevizli üzümlü kurabiye yapardı bana’’ diye başlayan bir öyküye değil, kocaman bir kitaba eşlik etsin diye anne kurabiyesinin tarifi de burada, ve kurabiye de hemen kitabımın yanında…..

Malzemeler;

1 paket da sıcaklığında tereyağ
2 adet yumurta
1 su bardağı şeker
2 su bardağı yoğurt
6 su bardağı un
1 paket kabartma tozu
1 su bardağı ceviz
1 su bardağı kuru üzüm
Üzerine serpmek için pudra şekeri

Hazırlanışı;

Fırını 180 dereceye ayarlayın. Ceviz ve üzüm hariç bütün malzemelerden kurabiye hamurunu elde edin. Ceviz ve üzümü de ekleyip yoğurup parça parça kopararak şekil vermeden yağlı kağıt derili fırın tepsizine dizin. 180 derece fırında 15 dakika pembeleşene kadar pişirin. Üzerine pudra şekeri serpiştirerek servis edin.

Ölüm…


Yarının ne getireceğini bilmediğim bugünlerimde; kötü günlerim, iyi günlerim ve daha iyi günlerim olduğu gibi, daha kötü günlerim de oldu. Ama hiçbir iyi günüm herşeyin tam anlamı ile iyi gittiğinden daha iyi, ya da hiçbir kötü günüm eksik kalan kalbimden daha kötü olmadı hiç. Evde televizyonu bile açmadan kitap okuyacağım diye kendimle günler öncesinden sözleşme yaptığım cumartesilerimde bile, önce yemek yapıp, sonra hazır ışık varken o yemeğin resmini çekip, sonr etrafı toplayıp hadi bir de iki üç gömleği ütüleyeyim dedikten sonra keyfimden gerçekten keyf çıkaran ben, yarım kalan duygularım kırgınlıklarım ya da belirsizliklerim olduğunda ise işe bile gitmek istemeyen depresif biri haline gelebiliyorum. Hayatta bazen gri kalmanın ne kadar elverişli olduğunu sık sık yaşasam da bazen de işte bugünki gibi gri kalmanın sıkıntılarını sabahlara kadar uykusuz kalarak yaşayabiliyorum.

İşte tam bunların muhasebesini yaptığım bir Cumartesi günümde bir yemeğin ne zaman yemek olmaktan çıkıp ‘’Bir Porsiyon Öykü’’ olabileceğini düşündüm durdum. Aklıma ilk önce uykumdan uyanıp gülüşmeler duyup tekrar uykuma daldığım çocukluk sofralarım geldi. Annemin üzerim açık mı diye beni kontrole geldiğinde içime çektiğim kokusu ile rüyalara daldığım o çocukluk günlerim… Sonra kuzenlerimle toplandığımız o günün ilk ışıklarına kadar binbir adet öykü çıkaran leziz sofraları düşündüm. Bitmesini hiç istemediğim düğün yemeğim, 6 saat bir balıkçıda sadece gülerek vakit geçirdiğim dost sohbetleri. Bu hatırladığım sofraların hepsinde hayatımdaki her duygum tam dı da; ben mi bunları hatırlıyordum diye düşünmeden edemedim.

Bu kadar keyifsizken her ne olursa olsun bir dilim sıcak ekmek her lokmayı bir öyküye dönüştürür dedim ve yeni aldığım ekmek makinemle ilk ekmeğimi yaptım. Günlerdir okuyamadığım blog arkadaşlarıma keyifle göz atmak için makinemle başbaşa kaldığımda da Canan’dan Büyüleyen Mutfak Kokusunun artık bir melek olduğunu öğrendim.

Hayatımda kaybettiğim 33 yaşındaki diğer melekleri düşündüm.

Benim ideolojime göre sebep sonuç ilşkisinin muhteşem bir şekilde kurgulandığı bu kader ağında, bu kadar tatlı, bu kadar hatırlı ve bu kadar genç birinin hayatının sona ermesinin neleri etkileştirdiğini ve hangi zincirleri birbirine bağladığını diğer 33 yaşında kaybettiklerimde düşündüklerim gibi hayatı ve kaderi sorguladım durdum. Bir ölümün soğukluğu sırasında aslında 5 dakika evvel bizi sımsıcak ısıtacak insanları ya da öyküleri elimizin nasıl da tersi ile ittiğimizi, ve bu hırs dolu dünyada bir gün ölüm karşısında nasıl da aciz kalıp titreyeceğimizi düşündüm durdum. Herkes ölmeyecek sanıyor ya kendini…

Bu bir dilim peynirli ve kurutulmuş domatesli ekmek de boğazmda bir porsiyon düğümden öteye gidemedi….