
Üzgün Papatyalar
Cuma gününden beri Blogger’a erişim sağlanamıyor. Ağzına geleni ya da aklına eseni fikir sanıp heryere yazan dengesizler, ve onları durdurmak adına sapla samanı birbirine karıştırıp kısıtlayarak bizi onlardan yana duymaz görmez ve anlamaz hale etirebileceğini sanan ‘’boşluklar’’ yüzünden kapatıldık. Oysa o dengesizler internetten çok evimizde, otobüsümünzde, gözümüzün taa önündeler de kimse bilmiyor. Ben cumadan beri kendimi kalabalıklar arasında yanlarında yalnız hissetmediğim birsürü insanı o kalabalıkta kaybetmişim gibi hissediyorum. Arkadaşlarımın paylaşacaklarını özlediğim gibi kendimi paylaşmak için beyaz boş bir odadayım sanki.
Blogumun blogger dan yayın yapan yerlerini değiştirip güncellemek için bütü hafta sonu uğraştım. Üzgün ve sinirliyim. Blogger in bir an önce açılmasını ‘’dilemekten’’ başka da birşey yapamıyorum.

Mercimek ve Bulgur
Çocuğum yok, çocuklu bir kuzenim yok, çocuklu bir arkadaşım yok. Bir çocukla rastadığım herhangi bir yerde en faz on dakika agucuk bugucuk yapmaktan başka da diyaloğum da yok. Bunlarla beraber bir çocukla sosyal bir ortama gitmişliğim, onunla onun dünyası ile gezmişliğim eğlenmişliğim de yok. Ama her ne olursa olsun annelerin bu rahatlığı ile çocukların artan şımarıklıklarının birleşip de etrafa kabus olarak yayılmasını anlayamıyorum anlayamayacağım.
Dün annemle İstinye Park’da arabamıza inmek için bir asansörden inmiş hemen yanındaki diğer asansörü çağırmış bekliyorduk. Hemen o sırada beklediğimiz yere ağlayan 1.5 ya da 2 yaşlarında olduğunu tahmin ettğim bir kız çocuğu, o çocuğun elinden süs olsun diye tutan bir anne ve çocuğun arabasını yine süs olsun diye tutan bir baba geldi. Çocuk hani eskilerin deyimi ile etinden et koparılmış gibi çığlık atıyordu. Belli ki ya acıkmış, ya Cumartesi günü kapalı bir havada alışveriş merkezine doluşan insanlardan sıkılmış ya da ne bileyim inattan falan şımarıklık olsun diye ağlıyor. Yüzüne de baktım gözyaşı ile kıpkırmızı olmuş bir şekilde ağlıyor belli ki gerçek bir ağlama. Annesi sanki bu drum çok normalmiş, ya da ona ve ailesine göre çok normalse bile sosyal bir ortamda diğer insanlara göre de kabul edilebilir bir yanı varmış gibi rahat öyle asansörün yanan lambalarına, sırada bekleyen kadınların botlarınn demirlerine falan bakıyor. Baba da tam bu aileyi tamamlayacak şekilde umarsızca cep telefonu ile oynuyor da oynuyor. Çocuk ebeveynleri onunla ilgilenmeyince daha br bağırıyor. Continue reading ‘Biz çocukken’

Granola
İstanbul’u özledim. Sabahları işe gitmek için boğuştuğum, ayakta kalabilmek için direndiğim ya da bu güzelim mirasa ihanet eden insanları gördükçe içimin acıdığı İstanbul’u değil. Her anı yaşarken o anı tamamlayan bir fon müziği olur ya aklımda dilimde, bu sefer Madeleine Peyrox ‘dan J’ai Deux Amours dinleyerek sanki Paris’i adım adım keşfedermişim gibi dolaşmak istedim bu büyülü şehri. Annem sevgilim ve ben, güzel bir Pazar kahvaltısından hemen sonra daha önce hiç vakit ayıramadığım Miniatürk’e gittik. Elimizdeki bileti her barkota okutup kısa tarihini dinledik o hep nefesimizi tutarak gezdiğimiz eserlerin minicik hallerine bakarak üstelik. Benim aklımda Gezi Pastaneis’ne gidip hazır fonda Paris varken kahve içip hayallere dalmak vardı ama yanımdaki bu iki deneyimli daha önce hiç gitmediğim Koç Müzesi’ne doğru beni yola çıkardılar ve böylece bu adı sadece gezi olan Pazar günü asla unutamayacağım bir deneyime dönüşüverdi.
Benim gibi nostalji çapkını biri için bu müze tam da biçilmiş kaftandı. Kocaman Rolls Royce arabaların önünde durup içinde pembe bir elbiysele sevgilimin omzuna yaslanıp boğaz turu yaptığımı düşündüğüm nostaljik hayalimi an orada saatlerce kurabilirdim. Hikayelerini bir melodi gibi kulağıma fısıldayan birsürü antikaya dokunup onları dinlemek o kadar keyifli bir duyguydu ki oradan en kısa sürede tam bir günümü ayırmaya söz vererek çıktık. Continue reading ‘İstanbul Keşfi’
Yorumlar